21 Mayıs 2012 Pazartesi

İstanbul'da, Bodrum'a yerleşmiş eski bir İstanbul'luyum


İstanbul’a gidiş gelişlerim buradaki hayatımı gözden geçirmeme fırsat veriyor. Sadece bu değil, başka düşüncelerimi, aldığım kararları da gözden geçirmemi sağlıyor. Bu son gidiş gelişimi arabayla yapınca, yol boyu bunları ve İstanbul üzerine düşünmeye çok zamanım oldu. İstanbul ile ilgili düşüncelerimi biraz yazmak istiyorum. Çünkü Bodrum’daki hayatım temelde İstanbul üzerine düşüncelerimin değişmesi sonunda oluştu. Eğer ben İstanbul’da kendimi iyi hissetseydim belki Bodrum’a yerleşme kararımı bu kadar rahat veremezdim.
Daha önce yazdığım gibi Bodrum düşkünlüğüm üniversite yıllarımda başladı. Artarak sürdü. Ama eğitim, iş kurma, para kazanma derdi, ilişkiler, bundan on yıl öncesine kadar işimin bırakın Bodrum’u Ankara’da bile yapılamayacak bir iş olması gibi nedenler Bodrum’a gelişimi durdurdu veya yavaşlattı. Yanılmıyorsam 2005 yılının Mayıs ayıydı. Aşağıda resmini göreceğiniz Pendik’deki feribot iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve feribotu bekliyordum. Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında iskelede beklerken –çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime çektim. 


Üzerimde toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki gri ve büyük arabamda arkada asılı ceketim duruyordu. Feribot kuyruğunda ise aralarında Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç eden emeklileri izliyordum. Arabaları tıka basa doldurmuşlar, tencere tava yazlığa gidiyorlardı. Üstlerinde rahat kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya –şimdi isim vermiyeyim- büyük bir bankanın iştiraki olan bir işletmeye sunuma gidiyordum. Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da kendileriyle çalışmayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün, artık kafamın uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim gün oldu. Bu anlattığım günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı sabahında yine aynı iskeleden feribota bindim ve bu sefer İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda bırakmış olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıktım. İşte geçtiğimiz Çarşamba günü yukarıdaki fotoğrafı bu hikaye hatırlayıp, özellikle çektim.

Karaköy civarında turlarken
Kimi için buraları çok sevimli, yaşanmışlık duygusu veren yerler gibi geliyor olabilir...
Nohut ve pilav... Ne diyeyim?
Benim artık İstanbul’u sevmediğim doğru. Ama şunu söylemem lazım ki ben bu günkü İstanbul’u sevmiyorum. Çocukluğumun geçtiği İdealtepe’deki yaz aylarını, gençliğimin geçtiği Kalamış ve sonra Fenerbahçe’yi, orta yaşa doğru giderken uzun zaman geçirdiğim Rumelihisarı ve Bebek’i severdim. Hepsinin yeri ayrı. Ancak 2000 sonrası değişen İstanbul benim için katlanır bir durum olmaktan çıktı. Türkiye’ye hakim olan muhafazakar ve din temelli anlayış, o yaşama üslubu benim için çok ters ve bana çok uzak. O insanları sevmiyorum. Bu çok net. Onlarla birlikte olmak, birlikte yaşamak, onları yolda, orada burada karşımda görmek istemiyorum. Buna ötekileştirmek mi denir ne denir bilmiyorum, umursamıyorum. Bunların yanında İstanbul’da yaşamanın artarak getirdiği sorunları da çekmek istemedim. Bir yerden bir yere gitmenin üç saat aldığı bir kentte yaşamak benim için cazip değil. O kent dünyanın en güzel kenti de olsa o sıkıntıyı çekmek istemediğimden artık İstanbul’da değilim. İstanbul’da yaşadığını söyleyip denizi hiç görmemişlerin ağır basmaya başladığı bir İstanbul’u sevmem söz konusu bile değil. Hal böyle olunca hafta sonları Kapalıçarşı’yı gezerim, Sultanahmet’te turlarım, Pera’da eğlenir, Boğaziçi’nde rakı içerim gibi İstanbul’da İstanbul’lu olarak yapılacakların hiç cazibesi kalmadı. Çünkü bunları yapmak için ödemem gereken bedeli ödemek istemiyorum. Onun için bana hiç mi özlemiyorsun diye soranlara cevabım çok açık; özlemiyorum. Köprüden geçerken boğazı seyretmeyi seviyorum diyemiyorum. Artık bana birşey ifade etmiyor. Bodrum’daki hayatımı bu blogda anlatıyorum. Yediğim, içtiğim, gittiğim, gördüğüm, gezdiğim her şey bu blogda var. Artık üç yılda buranın huzuruna, yalınlığına, sakinliğine iyici alıştım, tadına vardım. Üstelik burası İstanbul’dan çok daha temiz ve çok daha medeni. Önünüzdeki araç durduğunda kimse kornaya basmıyor. Yere tüküren çöp atan yok gibi. Medeniyet derken bunları kastediyorum.
Bir feribot iskelesi kuyruğu neleri hatırlattı?


Mecidiyeköy manzarası
Aydın Söke manzarası
Akın Balık
Akın Balık
Geçen haftaki üç günlük istanbul seyahatimi anlatırken ikinci günüyle ilgili notları bu yazıya saklamıştım. Biraz onlardan söz edeyim. Salı öğlen yemeğinde ailemizin büyüğü halam ve kuzenlerle Karaköy’deki Akın Balık’ta buluştuk. Özellikle Sema’nın tarzına çok uygun bir yer Akın Balık. Sema da birlikte gitmemizi çok istiyordu, ancak bu sefer zaman bulabildik, öğlen gittik. Yeri çok hoş. Haliç’e karşı, eski İstanbul silüeti filan. Ama yine dilimi tutamayıp söyleyeceğim; salaşlık ile pislik aynı şey olmamalı. İstanbul’da salaş dedin mi pis olmasını göze alacaksın. Bodrum’da da, mesela Yalıkavak’ta Akın Balık benzeri salaş balıkçılarımız var ama tertemizler. Buradakilerin garsonları efendi, servis iyi, yediklerimiz lezzetli. Akın Balık’ın garsonları her an bela çıkaracakmış gibiler. Hani eskilerin deyimiyle “yüzünün rabbiyesili silinmiş” arkadaşlar. Ben levrek ızgara yedim. Kötü denmezdi. Ama alıştığım lezzeti bulamadım. Salata çok kötüydü. Bizim masada keyfimiz iyiydi onun için bunlara takılmadan biramızı içip sohbetimizi ettik. Bir daha gider miyim? I-ıh... Öyle bir mekan daha temiz ve özenli olsa gidilir. Yeri güzel çünkü. Üstelik su için plastik bardak vermelerine ayrıca hayran oldum. Akşam giden bir arkadaşım rakı için de plastik bardak verdiler dedi. Bilmem onun yalancısıyım.

Leyla (Kiko) ve halam...
Sema (Sirmo)
Hakan
Salı akşamı, Bebek’te yaşarken neredeyse haftada bir gittiğimiz Kuruçeşme’deki Marina balıkçısına gittik. Buraya gitmeyeli dört yıl oldu galiba. İş için gelişlerimden birinde müşterilerle bir öğlen yemiştik ama hem iş yemeklerinden hiç hazzetmiyorum, hem de öğlen içki içmiyorum. En fazla, eşlik etmek için bir tane bira, o kadar. Yani Marina’nın tadına varamamıştım. Bu sefer Marina’ya birlikte gittiğimiz ekip yoktu ama Marina’nın manzarasını, mezelerini, balıklarını özlemişim, çok iyi geldi. Garsonlarla ve şef ile epey lafladık. Onlar da ellerinden geleni yaptılar, epey şımarttılar doğrusu. Soslu patlıcanı gibisini hiç bir yerde yiyemediğim Marina’dan yine çok memnun ayrıldım. Masamıza geçerken karşı masadan birini tanır gibi oldum ama çıkaramadım. Bodrum’a dönünce Zazu’da bir arkadaşım “Marina’da görülmüşssün” deyince anladım ki burada karşılaşmışız.

Marina Balıkçısında rakımı yudumlarken manzaraya dalıp bu civarda geçen on yıllarımı hatırladım

Çarşamba sabahı annemi ve kedisini de alıp Bodrum’a doğru yola çıktık. Gelirken git gide grileşen gökyüzü bu sefer git gide mavileşti, laciverte döndü. İstanbul’a giderken sıkan ve yoran yol, Bodrum’a giderken ne sıkıyor ne yoruyor. Grilikten, kirden, pis havadan pis çevreden ve suratsız, meymenetsiz, işini sevmeden yapan, hayatı sevmeden yaşayan, hiç gülmeyen insanlardan kurtulmanın hazzıyla Bodrum’a, annemin evinin olduğu Akyarlar’a vardık. O akşam bavulları bıraktığımız gibi doğru Mehtap’a attık kendimizi. 

Yolda Bodrum yazısını görmek iyi geliyor
Akyarlar'dan Kos'un ışıkları
Anne kahvaltısı
Akyarlar'dan Kos'a bakış
Akyarlar'ın sevimli balıkçı barınağı


Akyarlar'ın köy pazarı
Bu da Karaköy'ün perşembe pazarı
Mehtap Akyarlar’da, yarımadanın iyi balıkçılarından birisi. Eskiden evim yokken Bodrum’a gelişlerimde annemde kalırdım ve her geldiğimde ilk işim Mehtap’a gitmek olurdu. Yani üstümdeki İstanbul kıyafetleriyle uçaktan direkt Mehtap’a geçerdim. Bu sevdiğim bir ritüeldi. Bu kez de üstümde Bodrum kıyafetleriyle geldiğim İstanbul’dan yine Mehtap’a gittim. Ama bu gidişim tatil için Bodrum’a gelmiş bir İstanbul’lu olarak değil, Bodrum’a yerleşmiş eski bir İstanbul’lu kimliğiyle oldu.

6 yorum:

  1. Çok çok güzel paylaşımlarınız. Hayallerimizi ötelememek için büyük güç alıyorum yazdıklarınızdan, çok teşekkür ederim. Umarım bir gün Bodrum'dan takip ederim sizi:))

    YanıtlaSil
  2. Merhaba! Datça'dan sevgiler, Yurdagül ben. Çoook öncelerden yorum bırakıp, daha sonra tüm yazdıklarınızı bir nefeste okuyup, ama bir türlü yazamamış olan ben, tüm yazdıklarınızın içtenliğiyle içimden hep konuştum sizinle,duygu insanı olmanın verdiği - hissettiklerini satırlara dökememenin acısıyla - şimdi tutamıyacağım kendimi.Satırlarınızdaki herrr şeye katılıyorum.Anneler gününde 3 günlük bulunduğum İstanbul'dan geriye nasıl kaçarak döndüğümü siz çok iyi anlarsınız.Tanrım, İstanbul'dan başka hiç bir yerde yaşayamam diyen ben (ondan önce de İzmir'i terkedip İstanbul'a gittiğimden) geri dön, geri dön şarkısını dillerine dolayan arkadaşlarımla neredeyse ortak hazlarımın kalmayışımdan mı, zevklerimin tamamen başkalaşmasından mı, yoksa attığım her adımın paraya eşdeğer, yüzlerinin nur'u kalmamış, abuk sabuk kalitesizliğin katlanarak çoğalmasından mı bilmem suskunluk ve hüzün karışımı tövbelerle döndüm canım köyüme. Bahçe kapısından adımı mı attığım an , kızım tel.la aradı ve ona ''Allah sana da, döndüğün an kapısında , yüzünde gülücükler açtıran bir yerde yaşamayı nasip ettirsin'' dedim.Olay budur artık, İstanbul'daki son beş yılımda Bağdat cad.kafelerinden zerre kadar mutluluk duymayıp, başkalaşmaya ,yalnızlaşmaya başlamıştım,.Ahh şimdi gerçek hayatın içindeyim, geç oldu ama hiç önemli değil, her şeyin tadını aldığım, güneşin de gölgenin de kıymetini çok daha iyi anladığım orta yaşımda , bu küçük kasaba yaşamında her gün önce içimdeki güneş doğuyor, her sabah gülerek mi kalkar insan yatağından, aynen
    öyle.Ne kafasını kumaşlara saran sahte müslüman bozuntuları var, ne yılışan adamlar.Bahçemdeki yeni dünyalar, yeni yeni olgunlaşmaya başlayan böğürtlenler, misler gibi kokan güller, hanımelleri, her gün salatama kattığım naneler,meyvelerin olgunlaşmasını dört gözle beklediğim siyah erikler, nektarin ve de çiçeklerini açan nar'lar var artık.Hayatımda bin tane eksikle, ama daha mutlu olan başka bir ben var.Minyatür dut'uma konan kargaları kovmam gerekiyor bana müsaade, hah ha !!! Sevgiyle kalın.

    YanıtlaSil
  3. Eyvah Güzelim istanbulumuz kimlerin eline kalıyor...

    YanıtlaSil
  4. Okuya okuya tasinma karari aldim vallahi..ne zaman bilmiyorum maalesef henuz ama bir zaman kesin!

    YanıtlaSil
  5. Bu yorum yazar tarafından silindi.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Selamlar! Yazınızı, sanki oraya taşınmışımda yaşıyormuşum, kendim yazmışım gibi hissettim. Bizim de ailece Datça'ya ya da Bodrum'a taşınma düşüncemiz var. İkiside öyle güzel ki.. Ama iş alanı olarak hangisini seçmeliyim, araştırıyorum. Emlak ve bilgisayar sektöründe iş açmayı düşünüyoruz. Yanında deniz, bahçe, huzur düşünüyorum. Hepsi bir arada olur mu? Hayalim.......... Ne mutlu size! Sevgilerle Fatma

      Sil