İstanbul’a
gidiş gelişlerim buradaki hayatımı gözden geçirmeme fırsat veriyor. Sadece bu
değil, başka düşüncelerimi, aldığım kararları da gözden geçirmemi sağlıyor. Bu
son gidiş gelişimi arabayla yapınca, yol boyu bunları ve İstanbul üzerine
düşünmeye çok zamanım oldu. İstanbul ile ilgili düşüncelerimi biraz yazmak
istiyorum. Çünkü Bodrum’daki hayatım temelde İstanbul üzerine düşüncelerimin değişmesi
sonunda oluştu. Eğer ben İstanbul’da kendimi iyi hissetseydim belki Bodrum’a
yerleşme kararımı bu kadar rahat veremezdim.
Daha
önce yazdığım gibi Bodrum düşkünlüğüm üniversite yıllarımda başladı. Artarak
sürdü. Ama eğitim, iş kurma, para kazanma derdi, ilişkiler, bundan on yıl
öncesine kadar işimin bırakın Bodrum’u Ankara’da bile yapılamayacak bir iş
olması gibi nedenler Bodrum’a gelişimi durdurdu veya yavaşlattı. Yanılmıyorsam
2005 yılının Mayıs ayıydı. Aşağıda resmini göreceğiniz Pendik’deki feribot
iskelesindeydim, bir toplantı için Gemlik’e gidecektim ve feribotu bekliyordum.
Harika bir hava vardı. Sıcak sayılacak bir mayıs sabahında iskelede beklerken
–çok net hatırlıyorum- denizden gelen iyot kokusunu içime çektim.

Üzerimde
toplantı için giydiğim kumaş bir pantalon, gömlek ve o zamanki gri ve büyük
arabamda arkada asılı ceketim duruyordu. Feribot kuyruğunda ise aralarında
Bodrum’daki, Marmaris’teki yazlıklarına göç eden emeklileri izliyordum.
Arabaları tıka basa doldurmuşlar, tencere tava yazlığa gidiyorlardı. Üstlerinde
rahat kıyafetler, şortlar falan. Bense sıkıcı bir toplantıya –şimdi isim
vermiyeyim- büyük bir bankanın iştiraki olan bir işletmeye sunuma gidiyordum.
Emeklileri basbayağı kıskandım. Dedim ki kendi kendime; ben de güneyde bir
hayat kurmak için hangi yaşımı bekleyeceğim? Çok iyi hatırlıyorum -o zamanlar
evliydim- karımı aramış, iskelede güneye gidenleri görüp imrendiğimi
söylemiştim. Belki bu yazıyı okuyunca Derya da bu konuşmayı hatırlar. Sonra ne
oldu? Feribot geldi, ben Gemlik’e gittim, sunumu yaptım. Yönetim kurulunun yarı
resmi KİT yöneticisi kimlikli kişileriyle hiç aynı frekansta olmadığımı görüp
sunumu kısa kesip İstanbul’a dönmüştüm. Yeni taslaklar isteyen o kuruma da kendileriyle
çalışmayacağımı söylemiştim. Büyük ihtimalle o ruh halimle o gün, artık kafamın
uyuşmadığı kimselerle iş yapmak istemediğime kesin karar verdiğim gün oldu. Bu anlattığım
günden tam dört yıl sonra, bu sefer bir nisan ayı sabahında yine aynı iskeleden
feribota bindim ve bu sefer İstanbul’u, İstanbul’daki hayat tarzımı ardımda
bırakmış olarak Gemlik’e değil Bodrum’a doğru yola çıktım. İşte geçtiğimiz
Çarşamba günü yukarıdaki fotoğrafı bu hikaye hatırlayıp, özellikle çektim.
 |
Karaköy civarında turlarken |
 |
Kimi için buraları çok sevimli, yaşanmışlık duygusu veren yerler gibi geliyor olabilir... |
 |
Nohut ve pilav... Ne diyeyim? |
Benim
artık İstanbul’u sevmediğim doğru. Ama şunu söylemem lazım ki ben bu günkü
İstanbul’u sevmiyorum. Çocukluğumun geçtiği İdealtepe’deki yaz aylarını,
gençliğimin geçtiği Kalamış ve sonra Fenerbahçe’yi, orta yaşa doğru giderken
uzun zaman geçirdiğim Rumelihisarı ve Bebek’i severdim. Hepsinin yeri ayrı.
Ancak 2000 sonrası değişen İstanbul benim için katlanır bir durum olmaktan
çıktı. Türkiye’ye hakim olan muhafazakar ve din temelli anlayış, o yaşama
üslubu benim için çok ters ve bana çok uzak. O insanları sevmiyorum. Bu çok
net. Onlarla birlikte olmak, birlikte yaşamak, onları yolda, orada burada
karşımda görmek istemiyorum. Buna ötekileştirmek mi denir ne denir bilmiyorum,
umursamıyorum. Bunların yanında İstanbul’da yaşamanın artarak getirdiği
sorunları da çekmek istemedim. Bir yerden bir yere gitmenin üç saat aldığı bir
kentte yaşamak benim için cazip değil. O kent dünyanın en güzel kenti de olsa o
sıkıntıyı çekmek istemediğimden artık İstanbul’da değilim. İstanbul’da
yaşadığını söyleyip denizi hiç görmemişlerin ağır basmaya başladığı bir
İstanbul’u sevmem söz konusu bile değil. Hal böyle olunca hafta sonları
Kapalıçarşı’yı gezerim, Sultanahmet’te turlarım, Pera’da eğlenir, Boğaziçi’nde
rakı içerim gibi İstanbul’da İstanbul’lu olarak yapılacakların hiç cazibesi
kalmadı. Çünkü bunları yapmak için ödemem gereken bedeli ödemek istemiyorum. Onun
için bana hiç mi özlemiyorsun diye soranlara cevabım çok açık; özlemiyorum. Köprüden
geçerken boğazı seyretmeyi seviyorum diyemiyorum. Artık bana birşey ifade
etmiyor. Bodrum’daki hayatımı bu blogda anlatıyorum. Yediğim, içtiğim,
gittiğim, gördüğüm, gezdiğim her şey bu blogda var. Artık üç yılda buranın
huzuruna, yalınlığına, sakinliğine iyici alıştım, tadına vardım. Üstelik burası
İstanbul’dan çok daha temiz ve çok daha medeni. Önünüzdeki araç durduğunda
kimse kornaya basmıyor. Yere tüküren çöp atan yok gibi. Medeniyet derken
bunları kastediyorum.
Bir
feribot iskelesi kuyruğu neleri hatırlattı?
 |
Mecidiyeköy manzarası |
 |
Aydın Söke manzarası |
 |
Akın Balık |
 |
Akın Balık |
Geçen
haftaki üç günlük istanbul seyahatimi anlatırken ikinci günüyle ilgili notları
bu yazıya saklamıştım. Biraz onlardan söz edeyim. Salı öğlen yemeğinde
ailemizin büyüğü halam ve kuzenlerle Karaköy’deki Akın Balık’ta buluştuk.
Özellikle Sema’nın tarzına çok uygun bir yer Akın Balık. Sema da birlikte
gitmemizi çok istiyordu, ancak bu sefer zaman bulabildik, öğlen gittik. Yeri
çok hoş. Haliç’e karşı, eski İstanbul silüeti filan. Ama yine dilimi tutamayıp
söyleyeceğim; salaşlık ile pislik aynı şey olmamalı. İstanbul’da salaş dedin mi
pis olmasını göze alacaksın. Bodrum’da da, mesela Yalıkavak’ta Akın Balık
benzeri salaş balıkçılarımız var ama tertemizler. Buradakilerin garsonları
efendi, servis iyi, yediklerimiz lezzetli. Akın Balık’ın garsonları her an bela
çıkaracakmış gibiler. Hani eskilerin deyimiyle “yüzünün rabbiyesili silinmiş”
arkadaşlar. Ben levrek ızgara yedim. Kötü denmezdi. Ama alıştığım lezzeti
bulamadım. Salata çok kötüydü. Bizim masada keyfimiz iyiydi onun için bunlara
takılmadan biramızı içip sohbetimizi ettik. Bir daha gider miyim? I-ıh... Öyle
bir mekan daha temiz ve özenli olsa gidilir. Yeri güzel çünkü. Üstelik su için plastik bardak vermelerine ayrıca hayran oldum. Akşam giden bir arkadaşım rakı için de plastik bardak verdiler dedi. Bilmem onun yalancısıyım.
 |
Leyla (Kiko) ve halam... |
 |
Sema (Sirmo) |
 |
Hakan |
Salı
akşamı, Bebek’te yaşarken neredeyse haftada bir gittiğimiz Kuruçeşme’deki
Marina balıkçısına gittik. Buraya gitmeyeli dört yıl oldu galiba. İş için
gelişlerimden birinde müşterilerle bir öğlen yemiştik ama hem iş yemeklerinden
hiç hazzetmiyorum, hem de öğlen içki içmiyorum. En fazla, eşlik etmek için bir
tane bira, o kadar. Yani Marina’nın tadına varamamıştım. Bu sefer Marina’ya
birlikte gittiğimiz ekip yoktu ama Marina’nın manzarasını, mezelerini,
balıklarını özlemişim, çok iyi geldi. Garsonlarla ve şef ile epey lafladık.
Onlar da ellerinden geleni yaptılar, epey şımarttılar doğrusu. Soslu patlıcanı
gibisini hiç bir yerde yiyemediğim Marina’dan yine çok memnun ayrıldım.
Masamıza geçerken karşı masadan birini tanır gibi oldum ama çıkaramadım.
Bodrum’a dönünce Zazu’da bir arkadaşım “Marina’da görülmüşssün” deyince anladım
ki burada karşılaşmışız.
 |
Marina Balıkçısında rakımı yudumlarken manzaraya dalıp bu civarda geçen on yıllarımı hatırladım |
Çarşamba
sabahı annemi ve kedisini de alıp Bodrum’a doğru yola çıktık. Gelirken git gide
grileşen gökyüzü bu sefer git gide mavileşti, laciverte döndü. İstanbul’a
giderken sıkan ve yoran yol, Bodrum’a giderken ne sıkıyor ne yoruyor. Grilikten,
kirden, pis havadan pis çevreden ve suratsız, meymenetsiz, işini sevmeden
yapan, hayatı sevmeden yaşayan, hiç gülmeyen insanlardan kurtulmanın hazzıyla
Bodrum’a, annemin evinin olduğu Akyarlar’a vardık. O akşam bavulları
bıraktığımız gibi doğru Mehtap’a attık kendimizi.
 |
Yolda Bodrum yazısını görmek iyi geliyor |
 |
Akyarlar'dan Kos'un ışıkları |
 |
Anne kahvaltısı |
 |
Akyarlar'dan Kos'a bakış |
 |
Akyarlar'ın sevimli balıkçı barınağı |
 |
Akyarlar'ın köy pazarı |
 |
Bu da Karaköy'ün perşembe pazarı |
Mehtap Akyarlar’da, yarımadanın
iyi balıkçılarından birisi. Eskiden evim yokken Bodrum’a gelişlerimde annemde
kalırdım ve her geldiğimde ilk işim Mehtap’a gitmek olurdu. Yani üstümdeki
İstanbul kıyafetleriyle uçaktan direkt Mehtap’a geçerdim. Bu sevdiğim bir
ritüeldi. Bu kez de üstümde Bodrum kıyafetleriyle geldiğim İstanbul’dan yine
Mehtap’a gittim. Ama bu gidişim tatil için Bodrum’a gelmiş bir İstanbul’lu
olarak değil, Bodrum’a yerleşmiş eski bir İstanbul’lu kimliğiyle oldu.
Çok çok güzel paylaşımlarınız. Hayallerimizi ötelememek için büyük güç alıyorum yazdıklarınızdan, çok teşekkür ederim. Umarım bir gün Bodrum'dan takip ederim sizi:))
YanıtlaSilMerhaba! Datça'dan sevgiler, Yurdagül ben. Çoook öncelerden yorum bırakıp, daha sonra tüm yazdıklarınızı bir nefeste okuyup, ama bir türlü yazamamış olan ben, tüm yazdıklarınızın içtenliğiyle içimden hep konuştum sizinle,duygu insanı olmanın verdiği - hissettiklerini satırlara dökememenin acısıyla - şimdi tutamıyacağım kendimi.Satırlarınızdaki herrr şeye katılıyorum.Anneler gününde 3 günlük bulunduğum İstanbul'dan geriye nasıl kaçarak döndüğümü siz çok iyi anlarsınız.Tanrım, İstanbul'dan başka hiç bir yerde yaşayamam diyen ben (ondan önce de İzmir'i terkedip İstanbul'a gittiğimden) geri dön, geri dön şarkısını dillerine dolayan arkadaşlarımla neredeyse ortak hazlarımın kalmayışımdan mı, zevklerimin tamamen başkalaşmasından mı, yoksa attığım her adımın paraya eşdeğer, yüzlerinin nur'u kalmamış, abuk sabuk kalitesizliğin katlanarak çoğalmasından mı bilmem suskunluk ve hüzün karışımı tövbelerle döndüm canım köyüme. Bahçe kapısından adımı mı attığım an , kızım tel.la aradı ve ona ''Allah sana da, döndüğün an kapısında , yüzünde gülücükler açtıran bir yerde yaşamayı nasip ettirsin'' dedim.Olay budur artık, İstanbul'daki son beş yılımda Bağdat cad.kafelerinden zerre kadar mutluluk duymayıp, başkalaşmaya ,yalnızlaşmaya başlamıştım,.Ahh şimdi gerçek hayatın içindeyim, geç oldu ama hiç önemli değil, her şeyin tadını aldığım, güneşin de gölgenin de kıymetini çok daha iyi anladığım orta yaşımda , bu küçük kasaba yaşamında her gün önce içimdeki güneş doğuyor, her sabah gülerek mi kalkar insan yatağından, aynen
YanıtlaSilöyle.Ne kafasını kumaşlara saran sahte müslüman bozuntuları var, ne yılışan adamlar.Bahçemdeki yeni dünyalar, yeni yeni olgunlaşmaya başlayan böğürtlenler, misler gibi kokan güller, hanımelleri, her gün salatama kattığım naneler,meyvelerin olgunlaşmasını dört gözle beklediğim siyah erikler, nektarin ve de çiçeklerini açan nar'lar var artık.Hayatımda bin tane eksikle, ama daha mutlu olan başka bir ben var.Minyatür dut'uma konan kargaları kovmam gerekiyor bana müsaade, hah ha !!! Sevgiyle kalın.
Eyvah Güzelim istanbulumuz kimlerin eline kalıyor...
YanıtlaSilOkuya okuya tasinma karari aldim vallahi..ne zaman bilmiyorum maalesef henuz ama bir zaman kesin!
YanıtlaSilBu yorum yazar tarafından silindi.
YanıtlaSilSelamlar! Yazınızı, sanki oraya taşınmışımda yaşıyormuşum, kendim yazmışım gibi hissettim. Bizim de ailece Datça'ya ya da Bodrum'a taşınma düşüncemiz var. İkiside öyle güzel ki.. Ama iş alanı olarak hangisini seçmeliyim, araştırıyorum. Emlak ve bilgisayar sektöründe iş açmayı düşünüyoruz. Yanında deniz, bahçe, huzur düşünüyorum. Hepsi bir arada olur mu? Hayalim.......... Ne mutlu size! Sevgilerle Fatma
Sil