7 Aralık 2012 Cuma

İstanbul'u bir parça daha terk ederken


Bodrum’a ilk kez üniversite yıllarımda tatile gelmiştim. Yanılmıyorsam 1979 yılıydı. Sonra uzun bir süre gelemedim. O yıllarda sadece karayolu ile gelinirdi ve arabayla 14 saat, otobüsle çok daha uzun sürerdi. Yani aklına estikçe gidilecek bir yer değildi. Yaz tatillerinde biz de İdealtepe’de yazlıkta olurduk. Yani İstanbul’da oturup yazlığa gidildiği dönemlerden söz ediyorum. Şimdi kulağa tuhaf geliyor ama o yıllarda İdealtepe -Bostancı ile Maltepe arasındadır- yine o dönemin deyimiyle “güzide bir sayfiye” yeriydi. Çocukluğumdan hatırladığım kadarıyla İdealtepe’deki ev sayısı 20-30 civarı olmalı. İlk kez apartman yapıldığında çok şaşırmıştık. Apartman dediğim de dört katlı bir binaydı. Zamanla apartmanların yapılacağını, futbol, basketbol, voleybol oynadığımız sahaların üstüne binalar dikildiğinden sık sık yer değiştirmek zorunda kalacağını ve bir gün hiç boş arsa kalmayacağını öngörecek durumda değildik. 70’lerde İdealtepe’de her yerden denize girebilirdik. Gözümüze çok büyük görünen plajı vardı. Yalılarda oturan arkadaşlarımız vardı, onların evlerinden denize girerdik filan. Yani yaz ayları İstanbul’un sayfiyesinde geçerdi. O yüzden de İstanbul dışında bir yere denize girmeye gitmek, tatile çıkmak kimsenin aklına bile gelmezdi.
Sonra İstanbul’da lahmacun ve kebapçılar açılmaya başladı. Bu bir ihtiyaçtan kaynaklanıyordu çünkü göçle gelenler kendi kültürlerini, ağız tadlarını getiriyorlardı ki geldikleri yerdeki hayatı sürdürebilsinler. Kebap meselesini bir simge olarak söyledim, o tarz yerlerin açıldığı dönem İstanbul’un dolmaya başladığı yıllar oldu. Hızla nüfus arttı ve bizim yazlık diye gittiğimiz İdealtepe ve benzeri yerler artık şehrin içinde kalmaya başladı. Deniz de aynı hızla kirlendi. Derken yalıların önünden sahil yolu geçti. Ve benim için bir dönem kapandı. 80’ler başladığında biz artık yaz kış Fenerbahçe’ye geçmiştik. Kulüpten hala denize girilebiliyordu. Ara sıra deniz analarını ve yosunları, araya karışan patlıcan ve karpuz kabuklarını iterek açtığımız delikten denize dalıyorduk. Ama sonraları yavaş yavaş bu da yapılamaz hale gelmeye başladığında bizler de adını çok duyduğumuz Bodrum’u merak etmeye başladık. Yıllar içinde annem Akyarlar’da bir arkadaşının tavsiyesiyle devre mülk aldı. Devre mülkün ne demek olduğunu o zaman öğrendik. Her yaz üç defa onbeşer günlük devrelerde o eve geliyor, denizine giriyor, buranın tadını çıkarıyordu. Kızkardeşim ve o zamanlar daha beş yaşlarında olan yeğenim de gelmeye başlamışlardı. Buradan o kadar memnun kalmışlardı ki kardeşim de bir devre almış, böylece yılda üç aylarını Bodrum’da geçirir hale gelmişlerdi. 90’lı yıllara kadar İstanbul’a daha yakın olduğundan ben ve arkadaşlarım arabayla Assos’a gitmeyi tercih ederdik. Her yıl üç dört kere Assos yapardık. Orası da benim Ege sevgime epey katkı yapmıştır.

Artık yolumun daha az düşeceği Asmalımescit'te sabah sakinliği

Asmalımescit'te ilk tercihim Asmalı Cavit
İstanbul'da yaşarken YaRe'de çok yiyip içmişliğim oldu
Boncuk'un mezeleri hep iyiydi
Akşamları ofisten evime giderken veya öğlenleri sık gittiğim Şimdi

Derken annem ve kardeşim Bodrum’a –özellikle Akyarlar’a- öyle alıştılar ki artık yazları tamamen burada geçirmek için o devreler satıldı ve bir ev alındı. Annem mayıs ayından eylüle kadar burada kalıyordu. Benim de her ay dört beş günlük uzun haftasonu Bodrum kaçamaklarım o dönemde başladı. Her yıl daha belirgin biçimde buraya bağlanmaya başladım. Gelmeden bir gün önce heyecan ve keyiften uykum kaçıyor, bir an önce kapağı atmaya çabalıyordum. Son günün akşamı ağzımı bıçak açmıyor, İstanbul’a dönecek olmaktan dolayı kendimi çok mutsuz hissediyordum. Bu özlem on yıl boyunca artarak sürdü. Sonrasını bu bloğu izleyenler biliyor; özetlemek gerekirse önce Yalıkavak’ta bir yazlık kiralayarak başlayan Bodrum’a adım adım yerleşme hedefim, 2009 yılının nisan ayında tamamen İstanbul’u terk etmekle sonuçlandı. Böyle uzun bir giriş yapmamın nedeni konuyu bugüne bağlamak.

Koska helvacısının önünde hayretle mallara bakan araplar
İsveç konsolosluğu önünde heyecanla içeri bakan Türkler



Kuzenimin mağazası Lale Plak. Buraya da artık daha az gidebileceğim
İstanbul’daki evmimi kapatıp Bodrum’a yerleştikten sonra ofisim İstanbul’da olduğundan her ay birkaç kere İstanbul’a gidiyordum. Önceleri her ayın on gününü İstanbul’da geçireceğimi tahmin edip ona göre plan yapmıştım, neyse ki İstanbul’da çok daha az kalarak işlerimi yürütmek mümkün oldu. Zaman geçtikçe iş sistemimi daha iyi oturttum. Hizmet verdiğim müşterilerimin hiç bir işi aksamadan yürüyünce benim İstanbul’da veya Bodrum’da çalışıyor olmamın fark etmemesi içimi rahatlattı. Bu arada annem benim de burada olmamdan dolayı eylül ayında İstanbul’a dönerken önceleri ekim, derken kasım ve sonunda artık aralık ayına kadar Akyarlar’da kalmaya başladı. Benim de İstanbul’a gidişlerim her geçen yıl azalmaya başladı. Bu arada kardeşimin de medeni durumunda değişiklik oldu ve o da yaz kış buraya yerleşti. Sonunda annem de artık İstanbul’da aileden kimse kalmayınca, üstelik yıllardır ara sıra dillendirdiğini hayata geçirmek üzere tamamen Bodrum’da yerleşme kararı aldı. İstanbul’daki evini kiraya verdi. İşte geçen hafta Pazar günü annemle beraber arabaya atlayıp İstanbul’a gittik ve onun özel eşyalarını alıp Bodrum’a döndük. Babamız hayatta olsaydı belki o da gelirdi kim bilir?

Ofisin bulunduğu sokağın köşesi 
Ofis penceresinden
Belki yeni ofisin penceresinden ya Bodrum'un tipik sokağı ya deniz görünebilir
Bu arada ben de İstanbul’daki ofisimi kapatmaya karar verdim. Ayda bir iki kere gidip oturduğum ofise çok para veriyordum ve bu artık gereksiz hal almaya başlamıştı. İstanbul’dayken ofise müşterilem gelip toplantı yapıyorduk. Bu da öyle her hafta birkaç kere değilde ama sonçta birileri gelip gidiyordu. Bodrum’a göçtükten sonra toplantılar çok çok azaldı. Çoğunlukla da zaten ben müşterilerimin mekanlarına gidiyorum. Yani İstanbul’un İstiklal Caddesi üzerinde, şık ve temiz ofise sahip olmamın maliyeti getirisinden çok daha fazla olunca işin ayarı kaçtı. Şimdi ocak ayının sonuna doğru oradaki eşlarımı, kütüphanemi de Bodrum’a taşımayı planlıyorum. Burada ofis arayışına başladım.

Ofisteki odamı boşaltmadan önce
Çalışma masamın eski hali
Beş yıl boyunca çalışma odamdı. Son dört yıldır ayda sadece bir iki kere kullandım
Bir süredir masamı küçültüp Emre Senan'ın ofisteki odasına taşımıştım
1995 yılından beri ürettiklerimin bir çoğu bu CD'lerin içindeydi. Artık onları yanımda getirmedim
Pazar sabah kahvaltı yapıp 18:30 Bandırma feribotuna binmek üzere güneşli ve Aralık ayı için inanılmaz sıcak bir havada –Bodrum 25 dereceydi- yola çıktık. Yollar bu mevsim çok rahat, trafik yok denecek kadar az. Pazar günleri kamyonlar da olmadığından yollar daha da boşalıyor. Akhisar’da Ramiz’in yeni yerinde durup köfteyi yedikten sonra Susurluk’a kadar durmadan devam ettik. Ramiz her geçen sene bir yerlerden lezzet ödülü aldıkça daha bozuyor. Artık bir daha durmamaya karar verdim. Silgi gibi, tatsız, sentetik, lastik tadında köftenin hiç bir anlamı kalmamış. Bizim Yalıkavak’taki Kavaklı veya Saraybosna köftecisindeki lezzetlerden sonra çekilmiyor. Malesef zincir haline gelen restoranlarda bunun önüne geçemiyorlar. Endüstrileştikçe lezzet gidiyor. Susurluk’taki o büyük outlet merkezinde durup kahve içelim dedik. Geçenlerde konu ettiğim gibi yine kötü bir Türk kahvesi içmek durumunda kaldık. Üstelik girdiğimiz kocaman yerin adı “Kahveci”. Yani yapman gereken tek şey iyi Türk kahvesi yapmak. Bu kadar. Onu bile yapmayan işletmeye ne denebilir ki? Kurukahveci Mehmet Efendi’nin kahvesi pahalı geliyor olmalı ki yine bayat kokulu çamur gibi bir sıvıyı getirdiler. Starbucks gibi zincirleri hiç sevmem ama orada hiç olmazsa Türk kahvesinin tadı düzgün.

Tepebaşı'ndaki Meşrutiyet caddesine çok şık dükkanlar açılmaya başladı. Bu bir şarküteri
İstanbul'dan ayrıldıktan sonra geldiğimde en sık gittiğim mekanlardan biri Karaköy Lokantası oldu
Burası İstanbul
Masal şehir İstanbul'dan bir kare
Arabanın ekranı böyle karmaşık yollara alışık değil. Bodrum'da sadece tek bir çizgi görünür
Dönüş yolunda Balıkesir'den geçerken ısı 3 derece
Oysa giderken İzmir'de 24 dereceydi
Saati artık sadece İstanbul'da kullanıyorum. Gömlek ve saat benim için bir İstanbul ritüeli
Feribottan indikten ve ben otele yerleştikten sonra akşamın dokuzu oldu. Yorgunluk atmak için iki kadeh rakı içerim deyip Asmalımescit’e doğru uzandım. Pazar akşamı olduğundan çoğu yer kapalıydı. Zaten artık Asmalı’nın hiç tadı kalmadı ama otele yakın olduğundan ve birçok işletme sahibi de ahbabım olduğundan hala gidiyorum. Her zaman ilk tercihim Cavit’tir ama dediğim gibi kapalı olduğundan karşısındaki YaRe’ye uğradım. İster ukalalık deyin, ister Bodrum’da çok iyi meze ve balık yemeye alışmışlık deyin, artık her yerde balık  ve meze yiyemez oldum. Eskiden yediklerim bu kadar rahatsız etmezdi. Bu mekanlar bozmadığına göre biz Bodrum’da çok iyilerine alıştık. YaRe arkadaş işi bir mekan olduğu için lafı fazla uzatmayacağım, yoruma girmeyeceğim. Asmalımescit artık İstanbul’da yaşamamama rağmen tek başına gittiğimde hem meyhanelerdeki müşterilerin arasından, hem de yoldan gelip geçen tanıdıklar sayesinde yalnız kalmadığım bir mahalle. Bu seferki İstanbul seyahatinde iş hiç yer tutmadığından, sabah erken toplantı gibi durumlar da olmadı rahat bir programım vardı. Pazartesi akşamı ise Cavit’teydik. Okyar ve Ayşe, Okyar’ın iş pozisyonu nedeniyle dostluğumuzun bu sayede başladığı çok sevimli genç çift. Okyar’ın görevli olduğu kurum ile iş birliğim sürmekte. Eşi Ayşe de aynı gurubun başka bir şirketinde çalışıyor. Geçtiğimiz ilkbaharda ve yazın iki kez Bodrum’da beraber yedik içtik. Bu sefer de İstanbul’a gelmemi fırsat bilip yine bir arada güzel rakı içip sohbetler ettik. Cavit’in karşısındaki YaRe’de de eş dost vardı, iki meyhane arasında gidip gelmeler oldu. Salı günü hava bir anda soğudu ve kuvvetli poyraz başladı. Gri gökyüzü, toz gibi yağan sevimsiz yağmuruyla İstanbul kasveti üstüme çökecekti ki ertesi sabah erkenden Bodrum’a doğru yola çıkacak olmam nedeniyle kasveti pek üstüme alınmadım. Ama Tünel’deki ofisten annemin Feneryolu’ndaki evine gidip koliler almam gerektiğinde bu iş tam dört saatime maloldu. Akıl alır gibi değil. Günlerden Pazartesi veya Cuma değil, işe geliş gidiş saati değil ve köprü trafiği yine faciaydı. Artık günün saatin önemi kalmamış, her daim durum vahim. İnanır mısınız, ben ayrılalı yakında dört yıl bitecek, her yıl durum daha kötüye gidiyor. İstediğiniz kadar tünel, köprü yapın çözüm olmayacak. İki yaka arasındaki gidiş geliş nedenlerini azaltmadıkça, denizi kullanmadıkça ve toplu taşımacılığı, raylı sistemi geliştirmedikçe bunun çözüleceğine inanmıyorum. Yaşamanın her yıl daha zorlaştığı İstanbul’da yaşamak zorunda olmak ömür törpüsü. Çok zor.

Başka bir masal karesi... çok sevimli
Feneryolu'nda gidiş gelişin kukalarla ayrıldığı dar yolda ters yönde duran Migros kamyonu. Ben ve arkamda bir dizi araba öyle kaldık, bekledik. Bunlarla hemşehri olmak istemiyordum, artık değilim.
Karaköy Lokantası'nda Melis ve Yıldırım
Melis ve Bülent Hoca
Yurdaer Hocayla beraber
Light roka ve kalkan tava dilimi. Rokaya light diyorum çünkü İstanbul'da rokaların acısı çok az. Ya da Bodrum'dakilerin çok baharatlı tadı var diyelim.
Salı günü dört saatlik “köprülü karşı macerası”ndan sonra akşam, bizim ekibin hocaların katıldığı versiyonuyla mutad şekilde Karaköy Lokantasına gidildi. Ertesi sabah 07:00 feribotuna yatişeceğimden geç kalmadan otele döndüm ve yattım. Sabah feribota binip valideyle sohbet ederken uyuya kalmışım. Bandırma’ya doğru uyandım ve Bodrum’a doğru yola çıktık. Bu sefer Akhisar’da değişiklik yapıp Keskinoğlu’nun Tavvuk isimli restoranına girdik. Uzun zamandır piliç çevirme yememiştim, canım çekti. Doğaldır ki Tavvuk’larda her şey tavuklu. Pizzalar, sandviçler, ızgaralar, yağda kızaranlar, omletler falan derken, burada da kahve içmeyelim bu sefer de tavuklu falan gelir neme lazım deyip yola devam ettik. İlk kez şöyle birşey oldu; İstanbul’dan ayrılırken güneş doğuyordu ve hava açıktı. Güneye indikçe hava kapadı, Bodrum’a vardığımızda gök gürültüsü, şimşek, afet bir yağmura yakalandık. Hep tersi olur, kuzeye çıkarken hava kapardı. Annemi ve eşyalarını Akyarlar’a bıraktıktan sonra ben merkeze, eve döndüm. Biraz sonra yorgunluğu ve İstanbul’un ağırlığını atmak için Mahmut Kaptan’a doğru yürümeye başladım. Yolun ortasında inanılmaz bir yağmur bastırdı. Hani bardaktan boşalırcasına dediklerinden de değil. Varilden boşalır gibi yağdı ve Kaptan’a vardığımda sırıl sıklamdım. Ayağımdaki 10 liralık sarı çizmeler sayesinde ayaklarım kuruydu ama blucin suyu çektiğinden ağırlığım arttı. Gece boyunca üzerimde dalgıç kıyafetiyle henüz denizden çıkmış kıvamda rakıyi içip mezelere daldım. Sonrası çok geç kalmadan eve dönüp yorgan altında ısınmaca ile geçti. Ve bu sabah yine kuvvetli yağmur ve dolu ile uyandım. Geç gelen kış havası hafta boyu Bodrum’da etkili olacakmış. Pazar günü de yine şiddetli lodos fırtınası ve yağmur bekleniyor. Kış havasına girdik, hafta sonu şömine yakılır artık. Buranın kışının tadı bambaşka. Önümüzdeki günlerde fotoğraflayıp yazacağım.

Yoldan kareler... Bafa Gölü
Şu sapaktan sapmadan doğru gitmeyi çok seviyorum da sola dönmek o kadar tatlı bir rota değil. Doğru gidince Marmaris, Datça, Köyceğiz, Fethiye, Kaş...
İstanbul'a güneş doğarken feribotla İstanbul'dan ayrıldık
Yoldan kareler... Balıkesir ve sis
Yoldan kareler... En güzel sapak
Anneannemde bu Chevrolet'in mavisi vardı. Ara sıra eski resimlere blogda yer vereyim istiyorum
Keskinoğlu'nun Tavvuk restoranı. Ne olursa olsun, çocukluğumun ve gençliğimin tavuk tadı yok artık
Bafa Gölü yol inşaatında dinamitlemeyi beklerken
18 km dümdüz giden Söke ovası yolu
Bodrum yağmurla karşıladı
İstanbul'un yorgunluğu Mahmut Kaptan'da rakının yanına zeytin, peynir, fava ve ahtapotla atılır dedim
Finaldeki hamsiler
Bodrum yağmuruyla ancak bu çizmeler başa çıkıyor
Böylece önce ben, sonra kardeşim ve annemin de İstanbul’u terk edip Bodrum’a yerleşmesinin yanı sıra ofisi de kapatıp buraya taşıyınca İstanbul’da kalan çok önemli bir parçamı daha buraya getirmiş oluyorum. Artık beni oraya bağlayan şeylerin sayısı çok azaldı. Sadece arkadaşlar, akrabalardan hayatta kalanlar, dostlar ve iş yaptığım müşterilerim ile onların içindeki dostlarım. Bu kadar.


4 yorum:

  1. Siz böyle güzelce anlatınca, Bodrum iyice dolacakmış gibi geliyor ki zaten eskiye göre çok dolu ve gelişmiş. Yalnız, bir güzellik farketttim; büyük şehirlerden Bodrum'a göç etmiş insanlar kentin sorunlarına karşı daha özverili, mücadeleci. Mart ayında katıldığım yerel bir toplantıda bunu farkettim... Bu da bana gelecekte de yaşanabilir olacağının ümidini veriyor...

    YanıtlaSil
  2. Merhaba, Datça'dan sevgiler, her zamanki gibi büyük bir zevkle okudum yazdıklarınızı.Her zaman aklımdan paylaştıklarımı yazıya dökerek yorumda bulunmak istedim ama gerek pasta-kurabiye işlerimin yoğunluğu, gerekse i.net bağlantılarımızın yerel ağ'dan oluşan aksaklıkları yüzünden çoğu zaman resimleri bile açamadım. Eminim rahmetli babanız sağ olsaydı, annenizden önce Bodrum'a yerleşirdi..Özel sektörde emekliliğime kadar geçen süre içinde sizin de belirttiğiniz pek çok şeyi yaşadım.Bodrum, İzmir'e çok yakın olduğundan o zamanların gözde arabası Murat 131'e atladığımız gibi Küçük ev, Halikarnas ve Mavi'nin üçgeninde hafta sonunu geçirir P.tesi doğru işe giderdim.20 küsür seneyi masa başı işinde geçirip, şimdi yeşillikler arasında, misler gibi havayı soluyarak, önce kendi zevkimi tatmin açısından, amatör bir ruhla profesyonelce hobimi yaparak yaşadığım için her gün defalarca şükrederek yaşadığım bu yerlerden bir yere gidesim gelmiyor.3 aralıkta öğlen denize girip, akşam ısıtıcıların karşısında oturduk, sabah sıcağı, akşam serini yaşamak başka hiçbir yerde bu kadar güzel olamaz.Şimdi sakin, ama biliyorum öğlen anormal yağacak, buraların yağmuru şehirde yaşadıklarımız gibi değil.Arada l saat mola verince hop hemen güneş banyosu,bazen kitabı, şezlongu alıp dalgaların dibinde vakit geçirip güneşlenmek hayatımın bu en güzel, en sakin ve bir o kadar da mutlu devresi için bir armağan sanki. Belki de sayenizde, pek çok kişi hayatın kolayca kararlarımızla değiştirebilir olduğunu anlayıp kendi armağanlarını almak üzere harekete geçecek. Ben buradan, bu yüzden size çok ama çok teşekkür ediyorum , bu FARK'ı yarattığınız için. Birazdan toplamaya çıkacağım anemonları bu güzel enerjiye daha çok destek amacıyla suya koyup, karşısında zevkle kahvemi içiyor olacağım. Sevgiyle kalın ve hep yazın ki okuyalım. Yurdagül Esen

    YanıtlaSil
  3. Ofisinizi taşıma kararınızı şimdilik biraz riskli görsem de Bodrum için değerli bir adım olarak görüyorum. Şimdiden hayırlı olsun.

    Yağmur ve rüzgar geçen hafta bizi biraz yorsa da yağmurla bile çok güzel Bodrum...

    YanıtlaSil
  4. Merhaba, Bodrum-Istanbul yolunda benim de beğendiğim lokanta fazla yok. Ama Akhisar merkezini geçtikten 7-8 km sonra sağda Akyağ isimli bir yer var. sahibi zeytin ve zeytinyağı üreticisi. Yiyecekleri fena değil. Kahvaltı isteyince en az on çeşit malzeme getiriyorlar. Fiyatları da makul. Lokantanın arka tarafındaki bahçeye de, zeytin ağaçlarının altında, servis yapıyorlar. Gitmediyseniz, bir deneyin. Esenlikler..

    YanıtlaSil