28 Haziran 2013 Cuma

İstanbul'a bir gideyim geleyim dedim de

Ofisi Bodrum’a taşıdım taşıyalı İstanbul’a hem gidiş sayım azaldı, hem kalış sürelerim kısaldı. Eskiden gitmişken birkaç iş halledeyim, biraz ofiste bulunayım diye en az iki gece kalırdım. Şimdi işimi halledeyim bir an önce döneyim derdindeyim. Hele buralara yaz gelmişken.

Geçen Çarşamba günü de günü birlik İstanbul’a gidip gelmem gerekti. Yeni iki proje için görüşmelerim vardı, süren bir proje için de son toparlama görüşmesi yaptım. Yani 8 saatlik mesai süresi içinde üç ayrı yerde üç toplantıdan söz ediyorum. İstanbul’da yaşarken bu tempoda, aynı günde üç toplantı beni bitirirdi. Şimdi de yoruyor tabii ama artık eskisine göre yaşım artsa bile daha enerjiğim. Ve tabii gün sonunda Bodrum’a dönecek olmanın düşüncesi de insana güç veriyor. Şimdi buraya programı yazayım, kendinizi de benim yerime koyup düşünün. Aslında gerçekten yorucu bir iş trafiğinden söz ediyorum ama dedim ya, akşam Bodrum’a dönüp rakı-ahtapot yapacak olmayı düşünmek yetiyor.


Bu kareyi çekmekteki amacım havalimanının içini, bekleyenleri göstermekti. Sağda gazete okuyan kişi o sırada bana bakmış, fark etmedim. Buraya koyduktan sonra aşağıda yorumlarda okuyacağınız "adsız" kişinin bu kişi olduğunu tahmin ediyorum, zira ısrarla adını yazmadı, Kendi fotoğrafından nasıl bir kazanç elde edeceğimi düşünmüş bilmiyorum ama yüzünü flulaştırarak tanınmayacak hale getirdim, çünkü rahatsız olmuş. Görüleceği gibi fotoğrafta görünmemesinin fotoğrafa olumsuz bir etkisi yok çünkü dediğim gibi bu fotoğrafı uçak bekleme anını göstermek için çekmiştim. Amacım kimseyi rahatsız etmek değil, bu blogda yüzlerce böyle kare var. 
Sabah erken yolculukta yorgun insanlar oluyor

Sabah saat 10’da Altunizade’de ilk görüşmem vardı. İkincisi karşı yakada saat 13:00’de Sütlüce’deydi. Üçüncüsü ise 15:00’de Maçka’da. Eh tabii ben de Bodrum’dan geleceğim. Artık gide gele zamanlama üstadı oldum. Rötar hariç kaçta evden çıkarsam kaçta İstanbul’un neresinde olurum, aşağı yukarı biliyorum. Anlattığım program için sabah 08:10 Pegasus uçuşu ile Sabiha Gökçen’e giderim dedim. Oradan Altunizade’ye rahat yetişirim. Akşam da 18:00 Atlas uçuşu ile Bodrum’a dönerim diye planladım. Diyeceksiniz ki niye dönüşü sıkıştırıyorsun, 19:00 veya 21:00’deki uçaklarla dönsene. Oradan bakınca gayet mantıklı da buradan bakınca öyle olmuyor işte. Çünkü akşam sekizde Gemibaşı’nda rakı-balık-ahtapot programı yaptık ona yetişmek istedim. Çünkü böyle İstanbul’a günü birlik gidişlerin bünyeye yaptığı baskı ancak Bodrum’da rakı masasına oturarak atılıyor. Aksi halde bünyeyi zorlar, arıza çıkarabilir.

Sabah 8:10’daki uçuş için, İstanbul’da havalimanına 38 km mesafede otursanız kaç saat önceden evden çıkarsınız? Ben olsam iki saat önce çıkarım. Neme lazım, bunun trafiği var, hele yağmur yağmışsa kilitlenmiş trafiği var filan. Burada elli dakika önce çıkmak rahat rahat yetişmek demek. Evden havalimanı otuz dakika sürüyor. Yirmi dakikada da güvenlikten geçip içeri giriyorsunuz, üstüne bir de kahve içecek zaman kalıyor.

Ekranda Pegasus’un 10 dakika rötar yazdığını görünce bunun asla 10 dakika olmayacağını bildiğimden hafif bir endişe yaşamadım değil. Çünkü hepimiz biliyoruz ki 10 dakika rötar yazması yarım saat rötar anlamına gelir. Yarım saati bulan rötardan sonra kalktık ve dokuzbuçuk civarı Sabiha Gökçen’e indik. Uzun zamandır o havalimanına gitmemiştim, hep Atatürk havalimanını kullanıyorum. Uçak alçalırken o civarı tanıyamadım. Havalimanına uzak olan bölgelerde kuleleri, havalimanına yakın yerlerde ise toz toprak içinde sokakları, yeşili olmayan apartmanları gördüm.

Şoförlü araba servisi böyle yoğun iş seyahatleri için çok mantıklı
Gün içinde İstanbul’da yapacağım yolculuklar için ya taksi kullanacaktım, ya araba kiralayacaktım. Ama sonradan şoförlü araba kiralama formülü aklıma geldi. İstanbul’un taksileri malum, çoğu pis. Ya klimayı benzin harcamasın diye açmayan ya da zaten kliması olmayan araçlar. Düzgün şoföre rastlamak milli piyangoda kazanmak kadar zayıf bir ihtimal. Üstelik geyik muhabbetine meraklısına veya çevresiyle küfür kafir konuşanına denk gelince yolculuk iyice sarpa sarıyor. Havaalanı transfer diye bir şirketi aradım, rotamı ve zamanlamamı söyledim, biraz sonra beni arayıp fiyatı bildirdiler. İstanbul’da o mesafeye, dört taksiye vereceğim parayla aşağı yukarı aynı paraya tertemiz, pırıl pırıl klimalı bir araba, efendi –ama biraz acemi- tertemiz giyinmiş bir şoförle işlerimi hallettim. Eğer arabayı ben kullanacak olsaydım her şeyden önce park problemiyle uğraşacaktım. Ve İstanbul’da yollar çok değişmiş, o tünelleri falan hiç bilmiyorum, kaybolabilir, randevularıma geç kalabilirdim. Üstelik tabii bir de bu hizmet karşılığında fatura alibiliyor olmak da önemli.

Neyse, gün içinde işlerim yolunda gitti, ilk toplantıya rötar yüzünden yarım saat geç kaldım ama sorun olmadı. Sonrakilerde zamanlamaya uyabildim ve tam saat 17:05’de, yani uçağımın kalkışına ellibeş dakika kala Atatürk havalimanına vardım.

Bir iki gözlemimi ve yaşadıklarımı aktarayım.

Sabiha Gökçen’den Altunizade’ye kadar E5’i kullandık. Gerçekten o kadar değişmiş ki tanımam mümkün değil. Tahminen dört yıldır hiç geçmemiştim. Bu kısa sürede bu kadar değişim aklımı aldı. İstanbul’daki değişimin hızı inanılacak gibi değil. 80’li yıllardan 90’ların ikinci yarısına kadar her gün kullandığım birinci köprünün E5 sapağından sonra köprüye kadar olan güzergah üzerinde bile her yer değişmiş.

Sütlüce’de gittiğim kurumda görüştüğüm kişilerin bir bölümü beni eskiden tanıyanlardı. Bir bölümüyle de yeni tanıştım. Toplantılarda artık hiç değişmeyen bir sıralama var; sohbet önce Bodrum üzerinden başlıyor. Orası nasıl? Ne yapıyorum? İşler nasıl? Kışın hayat nasıl geçiyor gibi, aslında insanların merak ettiği cevabını duymak istediği konular soruluyor. Çünkü bugüne kadar kaç kişiyle konuştuysam hemen hepsi bir gün benim yaptığımı yapmak istediklerini söylediler. Ama ya çocuğun okulu, ya işe yeni başlamış olmak ve yükselme isteği, ya da emekliliğe daha biraz süre olması hep erteleme nedeni. Ama tanıdıkları birinin bunu yapmış olması onlara iyi geliyor diye tahmin ediyorum. Konu işe dönmeden önce ya “bravo valla, biz yapamadık ama size gıpta ediyor, sizi izliyoruz” diye bitiyor. Ya da “yanınızda çaycılık bile yapmaya razıyız” türünden içinde umutsuzluk da gizlenmiş bir şakayla sonlanıyor. Bu seferki bir toplantıda, odasında oturduğumuz yönetici ve ondan genç yardımcısı toplantı sonunda “Bize inanılmaz eneji getirdiniz, toplantıya girerken bıkkın ve yorgun hissediyorduk, her gün geldiğimiz şu ofisi Bodrum’a çevirdiniz” dediler. “Yapmayın ya, ne yaptım ki?” diye gerçekten safça sordum. “Farkında değilsiniz ama İstanbul’daki siz ile aranızda çok fark var, ışık saçıyorsunuz adeta” dediler ki bu da doğal olarak çok hoşuma gitti. Demek insanlara iyi gelen bir tarafım oluşmuş. Tabii Bodrum sayesinde...

Maçka’daki son toplantımdan da saat dördü biraz geçe çıktım. Alana giderken İTÜ önünde çekirdek çitleyen sivil polislere gözüm ilişti. Son İstanbul’a gelişimden ayrılırken aynı güzergahı kullanamamıştık çünkü polis yolu kesmişti. Tarih 31 Mayıs’tı, İstanbul’da gözle görülür bir gerginlik vardı ve nitekim o akşam olanlar oldu.



Yok bunu ben kiralamadım. Bodrum havalimanı otoparkında görünce kayıtlara geçsin istedim
Tam güneş batarken eve varmanın zevki
Bu yoğun tempoda çok istememe rağmen İstiklal Caddesine gidecek zaman kalmadı. Maçka’dan doğru Yeşilköy’e geçtim ve biraz sonra uçağa aldılar. En sevdiğim anlardan biri yoğun bir iş gezisi sonunda kafamı uçağın koltuğuna dayamak. Genellikle 12 saatten fazla bir süredir ayakta olduğum, sabah çok erken kalktığım, artık çok arkada kalan yoğun şehir hayatı temposuna 12 saat de olsa dalmanın verdiği yorgunluk da eklendiğinden gözlerim kapanır, uçak kalkarken gözümü açarım. Bu sefer sağolsun solumdaki kadın kafayı koymasıyla horlamaya başladı ve bütün uçak kendisini dinledik. Arkada iki velet de epey yaygara yaptılar. Bu yüzden belki bir beş dakika gözlerimi dinlendirebildim. Sonrasında aşağıya baktığımda Ayvalık’ı geçmekte olduğumuzu gördüm. Foça’yı takip ettim. Orak Adası işte orada duruyordu. Küçük Deniz’i seçebildim. Oradaki balıkçıları, restoranları hatırladım. İşlerimi hallettikten sonra bu yaz biraz Bodrum’un kuzeyine gezeyim dedim. Foça’da bir gece kalayım. Ayvalık’a kadar gideyim Hatta belki Assos bile yaparım kim bilir? Bodrum’dan oralara arabayla gitmek çok zevklidir. Ve artık benim için en önemlisi nedir biliyor musunuz? Eskiden saydığım bu yerlerden İstanbul’a, oradaki hayatıma dönerdim. İçim ezik, üzgün ayrılırdım. Şimdi oralardan Bodrum’a dönüyor olmak çok iyi geliyor. Biliyorum ki sağlığım yerinde oldukça yine bir fırsat yaratır gider oraları gezerim. Öyle eskisi gibi aylar öncesinden uzun uzun programlar yapmaya gerek yok. Canım istediği an arabaya atlar akşam yemeğini Cunda’da yiyebilirim. Evet, kuzey Ege’yi çok ihmal ettiğimi fark ettim, çok sıcak basmadan gitmeli. Gezmek, hele Ege’de gezmek bana çok iyi geliyor. Dostlarım Kapadokya’ya, Karadeniz’e çağırıyorlar. Daha diyorum buraları kanıksamadım, her gezişim ayrı lezzet veriyor. Ege’den ayrılmak istemiyorum galiba.

Arabayı eve bırakıp, üstümü değiştirip marinaya doğru yürümeye başladım. Mahallemizin hanımefendi köpeği Vanilya bana yol boyu eşlik etti. 
Bunlar da Bodrum usulü #duranadam 
Bunlar da Bodrum usulü duran barbunlar
Bunları düşünürken alçalmaya başladık ve uçağın kapısından çıkarken Ege kokusunu burnum aldı hemen. Derhal arabaya atlayıp eve gidip, yarı resmi toplantı kıyafetimi çıkarıp resmi Bodrum kıyafetimi, yani şort, tişört ve sandaletlerimi giyip Gemibaşı’na gittim. Laf lafı açtı, kadehler kadehleri takip etti, derken saat gecenin ikisini bulduk. Böylece yirmi saati, Bodrum’dan başlayıp, İstanbul’da devam edip tekrar Bodrum’a dönerek yaşamış oldum.

Buralar kalabalıklaşmaya başladı. Ben de yarın sabahtan artık Yalıkavak’a geçiyorum. Bu akşam Bodrum’daki evde sezonun son akşamı. Arada tabii gelip kalacağım ama tekrar Bodrum merkezine dönüş Ekim ayında olur. Hepinize, hepimize sağlıklı, mutlu bir yaz diliyorum. Bundan sonraki yazıları artık Yalıkavak’tan yazacağım.

Not:
Bugün birisi "Fotoğrafımı izinsiz çekmişsiniz. Bu yüzden görüşmek üzere" diye hafif tehdit kokan bir mesaj göndermiş. Ama adı, soyadı olmadığı için yayınlamadım. Eğer okursa diye buradan yazayım dedim; Ahlaki açıdan bir sakınca yoksa, hakaret içermiyorsa, kişiyi toplum içinde küçük düşürmüyorsa fotoğraf, çekenin kendi blogunda, twitter sayfasında vs. yayınlanabilir. Eğer ben fotoğrafımın yayınlanmasından hoşlanmadım, kaldırmanızı rica ediyorum diye, doğru dürüst yazılırsa ben de dikkate alırım. Tabii ad soyad yazmak gibi asgari medeni davranışın gösterilmesi şartıyla. 




3 yorum:

  1. İZİNSİZ FOTOĞRAF ÇEKİMİ KİŞİLİK HAKLARINA SALDIRI MADDİ VE MANEVİ TAZMİNAT

    Eylemin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiği açıktır. Davalı davacıların izinsiz resmini çekip bunları afiş haline getirdikten sonra reklam amacıyla kullandıktan sonra ödeme yapmadığına göre, davacılar bundan dolayı davalıdan elde ettiği geliri vekaletsiz iş görme hükümlerine göre isteyebilir. Anılan yön gözetilmeden yazılı gerekçeyle maddi tazminat istemlerinin reddine karar verilmesi usul ve yasaya aykırıdır.

    (4721 s. MK. m. 25)

    Sinik ve kaypak tavrı size bizzat ileteceğim.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Yine isminizi yazmamışsınız ama yayınlıyorum çünkü sanki yayınlamayarak gizli bir iş yapıyormuşum gibi algılanmasını istemem. Sizce hangi fotoğrafı reklam amacıyla kullanıp da gelir elde etmiş olabilirim? Siz bu blogun reklam geliri olduğunu mu düşünüyorsunuz? Blogda hiç reklam gördünüz mü? Bana şu resmin kaldırılmasını istiyorum demeniz yeterliydi. Bu konuyu uzatmayacağım. Eğer böyle bir isteğiniz varsa bana yazabilirsiniz.

      Sil
  2. resim icin gelen tehditli yorum bana gecen bisiklet yarislarindaki yanimda duran izleyiciyi hatirlatti, buradan manzara harika,size kiralayabilirim, diye saka yapmaya calismisken, istanbulda yasamanin kotu tarafi, herseyi para olarak gormek, diye yanitlamama bile bozulmamisti, siritarak.

    YanıtlaSil