1 Eylül 2013 Pazar

Kısacık bir Çökertme tatili.

Bu yaz işlerin yoğunluğundan tatil yapmadım. Şimdi böyle yazınca zaten Bodrum’da yaşıyorsun bir de tatil mi yapacaksın diyenler olabilir. Hemen cevap vereyim; evet Bodrum tatil yeri ama ben burada yaz kış yaşıyorum, çalışıyorum. Arada farklı bir yere gitmeyi istemek normal değil mi? Evet büyük şehirde yaşayan birine göre hayatım çok daha sakin ve yarı tatil modunda geçiyor olsa da yine de iş hayatının getirdiği bazı yorgunluklar olmuyor değil. Yani biraz kafa boşaltmak için Bodrum’un dışına çıkmak istiyorum arada. Buranın en büyük nimetlerinden biri de hemen yakınımızda ama Bodrum’dan farklı yerlerin olması. Çökertme de bunlardan biri. Çökertme  denilince genellikle insanın aklına ilk olarak Bodrum türküsü olan Çökertme geliyor (türkünün hikayesi için; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/02/cokertme-turkusunun-hikayesi-ve-heykeli.html). Ama türküdeki Çökertme ile bu Çökertme’nin hiç ilgisi yok aslında. Bir de Bodrum’un Çökertme Kebabı vardır, onun da bu Çökertme ile ilgisi yok.

İşte geçen hafta biraz değişiklik yapmak, Gökova’da yüzmek, sahile bir masa atıp rakı içmek için Cuma günü ofisten biraz erken çıkıp Çökertme’nin yolunu tuttum. Çökertme Milas’ın bir köyü. Bodrum’dan yaklaşık 80 km mesafede. Gidişte Güvercinlik’i geçtikten sonra sağa Mumcular’a sapan yolda girip Mumcular-Yeniköy-Yukarı Mazı üzerinden gittim. Dönüşteyse farklı rota izleyip Yeniköy’e geldikten sonra sağa Mumcular’a değil bu sefer sola Pınarlıbelen’e sapıp Etrim Mahallesi, Yalı üzerinden Bodrum’a vardım. Bu yol biraz karmaşıktır ve köy yollarıdır ama benim gibi araba kullanmayı sevenler için zevkli yoldur.


Daire içine aldığım bölge Çökertme 


Her geçişimde mutlaka bu noktada durup bir kare çekerim. En iyi ışığın ilkbahar ve sonbaharda olduğunu öğrendim


Çökertme Gökova kıyısında bir koy. Tam karşıda Datça yarımadasının Kocadağ’ını görüyorsunuz. Sahilde altı yedi tesis var. Üçünün önünde T şeklindeki büyük iskelelere mavi yolculuk yapan tekneler bağlanıp hem alış veriş yapıyorlar, hem yiyip içiyorlar. Bazıları gece de kalıyor. Sonra yollarına devam ediyorlar. Henüz görgüsüz AVM’ci Türkler buralara gelmiyor çünkü hava atacak kimse yok. Denizi ve denizciliği sevenler geliyor. Çok sakin ve huzurlu. Gece lokantalar çok kısık sesle müzik çalıyorlar. Öyle canlı müzik kepazeliği yok. Sessizliği sevenlerin uğradığı bir koy. İnsanlar gündüz güneşlenip denize giriyor, kitabını okuyor. Yapacak başka bir şey yok zaten. Toplasanız köylülere ait yirmi otuz ev ya var ya yok. Galiba dört beş tane de pansiyon/motel bulunuyor. Daha önceki yıllarda iki üç kez günü birlik gidip çok memnun kaldığımız Çökertme Pansiyon’u arayıp yer ayırttım. Lokanta bölümü denizin dibinde. Güneşlenmek için şezlongları, denize girmek için iskelesi olan tertemiz bir yer. Bir tesis hakkında fikir edinmem için tuvaletlerine bakmam yeterli. Buranın tuvaletlerine ilk girdiğimde temizliğine hayran kalmıştım. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir tesis görünümünde olan Çökertme Pansiyon gerçekten çok temiz bir aile işletmesi. Bu kış arkadaki binayı neredeyse yeniden yapmışlar. Restorasyondan daha kapsamlı bir iş çıkarmışlar. Kaldığım oda da tertemizdi. Banyosu gayet iyiydi. Sadece kalın perde olmadığından sabah gün doğumuyla birlikte uyandım. Bu bazen iyi bazen kötü. Sabah sessizliğinde ilerideki bahçede torunuyla şakalaşan dedenin neşeli, kahkahalı seslerini duydum. Dede torun muhabbeti günün iyi geçeceğinin işareti oldu.

Yemek yediğim, şezlonga uzandığım yer tam burası




Çocukluğumda bizim evdeki Philips radyonun aynısı karşıma çıktı



Cuma akşamı tam güneş batarken Çökertme’ye vardım. Derhal çantamı odama bırakıp sahile lokanta bölümüne indim. Denizin dibinde tek kişilik masamı kurdum. Güneşi gönderirken rakıdan ilk yudumu keyifle aldım. Gerçi rakı en sevmediğim rakı olan yeşil Efe’ydi çünkü sadece Efe satıyorlardı. Bu hoş olmadı fakat tadımı kaçırmadı. Ancak Çökertme’nin yemekleri bu sefer beni hayal kırıklığına uğrattı. Geçen yıllarda herkese överek anlattığım lezzeti bulamadım. Mezeler oldukça sıradandı. Yaz yemeği denince aklıma masaya sıcak domates sosuyla birlikte gelen, henüz tavadan alınmış patlıcan ve kabak kızartması gelir. Biraz yapar mısınız dedim, yokmuş. Bir yaz mekanında olmaması olacak iş değil. Üstelik geçen yıl gittiğimizde yemiş arada parmaklarımızı da yemiştik. Ona da peki dedim. İki üç sıradan –birinin yoğurdu ekşimiş- meze üzerinde durmadım, sona sakladığım barbunları zevkle yedim. Balık gayet iyiydi. Ortam zaten olağanüstüydü. Hele arada çalan Rumca müzikle Gökova kıyısında oturup rakı içmek keyif için yeterli. Önümdeki masada uzun uzun telefonda iş konuşan adam da tadımı kaçırmadı ama ona acıdım doğrusu. Hafta sonu için kimbilir nereden Çökertme’ye gelmiş ama akşam yemeğinde elinde telefonu çek, senet, cari hesap bla bla konuşuyor. O yemekten ve ortamdan ne tad aldı bilmiyorum. Müşterilerin çoğunluğu İspanyol ve İtalyan’dı, arada tek tük Yunanca da duydum. Neşeli Akdeniz insanlarıyla aynı mekanda olmaktan hep zevk alırım, o akşam da öyle oldu. Onlar neşelerini etrafa da saçarlar.

Çökertme'ye vardığımda durum buydu






Balık yıkanıp pulları ayıklanırken
Barbunlar çok lezzetliydi
Akşam son kadehimi de içip yattım. Sabah biraz önce dediğim gibi erken, güneşin doğumuyla uyandım. Biraz tembellik ettikten sonra yüzümü yıkamadan kendimi Gökova’ya bastım. Koca koyda benden başka iki kişi yüzüyordu sadece. İyi ki oyalanmadan yüzmüşüm çünkü saat on civarı rüzgar döndü ve karşıdan sert esmeye başladı. O rüzgar hala Bodrum’da devam ediyor. Kahvaltımı yaptıktan sonra iPad’i alıp gölge bir yerde şezlonga uzandım. Öğlen yemeğine kadar yerimden kıpırdamadım diyebilirim. Öğlen yemeğinde patlıcan ve kabak kızartması olmadığına göre bira, patates ve kalamar yapayım dedim. Yanına bir de salata söyledim. Ama yine geçen yıl yediğimiz kalamarın yanına yaklaşamayan bir kalamar geldi. Muhtemelen ustaları değişmiş olmalı, yeni gelen de işi iyi bilmiyor demek ki. Şimdi artık adının önüne “butik” gelen Çökertme’de konaklama kalitesi ciddi anlamda yükselirken yemek kalitesi eskiyi aratır olmuş. Sahipleri bunun farkında mı bilmiyorum, konuşmadım. Bu “butiklişme” meselesi turizmin önündeki problemlerden biri olmaya başladı. Her şey dahil sistemi nasıl problemse bu da o yolda ilerliyor. Önüne butik yazınca butik olmuyor ki. Güneyde nereye gitsem “butik” otel tabelaları gözüme çarpıyor. Küçük otel ile butik otel aynı şey gibi algılanıyor. Daha kötüsü de işletme butik oldukça porsiyonlar küçülüyor tabaklar büyüyor. Tabii cüzdandan çıkan da artıyor. Şimdi bunları okuyunca berbat yemekler yediğim sanılmasın. Sadece geçen yıllardaki kaliteyi bulamadığım için üzüldüm, onu anlatmak istiyorum.














Bütün Çökertme bu kadar bir yer. Ben fotoğrafı bir ucundan çektim, diğer ucu da kaşısı








Öğleden sonra rüzgar artınca yavaş yavaş eve doğru yola çıkayım dedim. Bir saatten biraz fazla bir zamanda Bodrum’a eve vardım. Dönüş güzergahım güzel köy yollarıydı, arada Ege görünüyor sonra kayboluyor yerine Mumcular ovası geliyor. Köylerin içinden geçerek Yalı’ya oradan da Torba kavşağına vardım. Çökertme’nin sakinliğinden sonra Ağustos ayının Bodrum trafiği bir an İstanbul gibi geldi. Neyse ki dedim bu trafik bir ay sürüyor.





İstanbul'lu berbat birisi karşıki araziyi almış, kışın zeytin ağaçlarını kestirmiş ki inşaat için izin alabilsin. Böylesine vahşi insanlar Gökova'yı katlediyorlar

Çökertme pansiyon "butik otel" olunca tabak büyümüş porsiyon küçülmüş. Eski halini aradım
İşte böyle sakin ve huzurlu kısacık bir Çökertme tatili yaptım. Yalnızlığı çok seviyorum. Tek başıma uzun yolculuk yapmak benim için harika bir şeydir. Tek başıma rakı sofrasında olmaktan hiç sıkılmam. Bir çok insan yanında biri veya birileri olmadan bunları yapmaz, sıkılır. Bana her iki durum da uyar. Yalnız tatili de, biri veya birileriyle tatili de severim. Tek başıma rakı sofrasını da dostlarla rakı muhabbetini de çok severim. İkisinin de kendine göre tadı vardır. Çocukluğumda yazları masaya onbeş kişi otururduk. Sayı bazen yirmiyi geçerdi. Böyle bir çocukluk geçirince kalabalık ortamlarda sıkılmıyorum, alışkınım. Ama yanlızlığın zevki başka. Kendimle kalmaktan korkmadığım için bundan tad alıyor olmalıyım. Bilirsiniz, en zoru kendi kendine iyi geçinebilmek, iç huzuru yakalamak. Özgürlüğüme olan düşkünlüğüm de eklenince durum daha anlaşılır oluyor. Kimseye hesap vermeme, kimseden hesap sormama. Bu benim hayata bakışım diyebilirim. O yüzden buralardayım galiba.

Dönüşte sola saptım ve Pınarlıbelen üzerinden Bodrum'a vardım


Günün birinde sakin bir tatil isterseniz Çökertme iyi gelebilir. Tekrar söylüyorum, sadece deniz ve kitap ve de sessizlik... Çökertme tatili budur. Buraya bir tesis yapalım diyen zevat henüz yokken buraların tadını çıkarmalı. İmara açılması, koyların Azeri babalarına veya Arap para babalarına satılması an meselesi olabilir. Halikarnas Balıkçısı’nın, Azra Erhat’ların, Eyüboğlu’ların Gökovası ile şimdiki arasında nasıl fark varsa, şimdiyle on yıl sonra arasında da o fark olacak ne yazık ki. Toplum olarak ahlakımızla, dünyaya bakışımızla bu coğrafyayı hak etmiyoruz, bu çok açık. İçimizdeki mülk edinme hırsı, para kazanma güdüsü ne var ne yok tahrip ederek her geçen gün daha vahşileşiyor ne yazık ki. Doğayla, yeşille hiç işi olmayan siyasi irade de buna çanak tutunca kaçınılmaz sona doğru gidiyoruz. Bizden sonraki kuşaklara iyi bir Gökova bırakamayacağız, buna canım sıkılıyor.


Oysa Gökova’nın adı o kadar anlamlı ki...

21 yorum:

  1. Serdar Bey, çok haklısınız bu coğrafyayı güzel değerlendirecek kalitede bir toplum değiliz.Güzel ülkemizde nereye gitsem benim yaşadığım Sapanca da dahil olmak üzere insanların umarsızca etrafını tahrip etmesi,kirletmesi,doğal güzelliğini bozması ve tüm bunların üzerinde duyarsız ve bencilce hayatlarını sürdürmeleri bana çok inanılmaz gelmiştir.Halkımızı oluşturan ezici çoğunluğun bu yapıda olması gerçekten utanç verici.Yazılarımda dönüp dolaşıp bu durumdan şikayet ederken buluyorum hep kendimi.Duyarlı ve kıymet bilen bir neslin, bir gün çoğunluk haline gelmesi en büyük dileklerimden biri.Sevgiyle kalın...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. İnanır mısınız ben Gökova korunsun dedim diye bu fikrime karşı çıkanlar oldu. Üstelik doğayla uyumlu (!) tesisler yaparak Gökova'yı koruruz düşüncesinde olanlanr da var. Doğaya uyumlu tesislerden Bodrum koylarında çok var, onların ne olduğunu biliyoruz. Böyle yazınca beni mal düşmanı zannedenler de çıkıyor ama onlardaki mülk edinme hırsının gözlerini nasıl kararttığını, sağlıklı düşünmelerini engellediğini de biliyoruz. Betona tapanlarla aynı fikirde olmamız mümkün değil zaten.

      Sil
    2. Önce el değmemiş alanı yerel yönetimden kiralamakla başlıyor herşey,sonra ağaçlar kesilerek azaltılıyor,patikalar bozulup koca yollar açılıyor,bir kaç piknik masası yetmemeye kapalı mekan gerek denmeye başlıyor .Pis kokan tuvaletler ve daima dolu çöp kutuları ekleniyor manzaraya... En son bir iki konaklama yeri yapalım ile öldürücü darbe vuruluyor.Bu son mu tabii sanmıyorum devamı mutlaka gelir.Daha fazla kazandıracak eklemelerin sonu gelmez...O doğal güzelliği için gelinen yer, toz toprak çöpten geçilmez denizi kirli tatsız bir yer haline gelmedikçe bu döngü tamamlanmaz.
      Doğayı kendi haline bırakın,konforunuzu şehirlerinizde yaşayın diye haykırası geliyor insanın bu gidişatı gördüğü yerlerde....

      Sil
    3. selam
      müthiş bir görüş, daha iyi anlatılamaz, bu coğrafyada sizin gibi düşünen insanlar başka varmıdır? keşke olsaydı. tebrik ederim

      Sil
  2. Geçen yazınızda Alaçatı, şimdi Çökertme.. Masal tadında okuttunuz yine. Ancak çevre duyarlılığınız gerçeğini de atlamadan tabii. Temennilerinize yürekten katılıyorum. Umarım insanoğlunun çevreyi katletme güdüsü felce uğrar da doğallıklar yüzyıllara taşınır. Keyifli paylaşınız için teşekkürler.
    Not: Bu arada arabanızı mı değiştirdiniz? Öyleyse hayırlı olsun..:))

    YanıtlaSil
  3. imrendirici manzaralar, masmavi bir deniz..bakmak insani alip goturuyor, dinlediriyor..ama "butik" otel denen bir yerde bakiyorum kopekli resme , bir itina , bir duzen yok, copluk gorunumunde maalesef...bir noktaya geliyoruz orda tikaniyoruz, detaya onem estetik sifir..diyeceksin gore gore onumu gordun tabiki degil ama baska seylere isaret ediyor olay..belki lezzetin bozulmasida bu olayin bir parcasi..iyi gunler..barlas.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Gerçi köpeğin fotoğrafını çektiğim yer otelden uzakta, başka bir yerdi ama genel anlamda evet, haklısınız.

      Sil
  4. o kadar yazdim cikmamis..:(
    tekrar ediyorum bu sefer olur umarim:
    dun ekumenopolis isimli filmi izledikten hemen sonra yazinizi okudum..insan denen yaratiktan bir kere daha tiksindim..herseyi mahvetmekte uzerimize yok..cok uzuluyorum.

    YanıtlaSil
  5. yazılarınızı beğenerek okuyorum ve Bodruma yerleşme fikri daha netleşiyor ..çevre duyarsızlığından hepimiz etkileniyoruz ..dediğiniz gibi Gökovaların gelecek nesillere bırakmamız gerekir...

    YanıtlaSil
  6. Bodrum'dan henüz yeni dönmüşken.İstanbul'a okul açılma trafiği ile uğraşırken bir nefes alabilmek için girdiğim siteniz fazlaca nefes aldırdı...Beden burda ruh orda kaldı....Harika resimler ve Bodrum rüzgarı için teşekkürler. Bu İstanbul dönüşlerinde,kara kışlarında, trafiğinde açıpta sizi okumak bir ayrıcalık...İyiki varsınız...Sevgiler...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Sağolun... Bu blogda İstanbul'daki, diğer şehirlerdeki, diğer ülkelerdeki ve hatta diğer kıtalardaki Bodrum sevenlerle birlikteyiz.

      Sil
  7. Serdar bey,yine görsel bir şölen eşliğinde şiir gibi yazınızı tek nefeste okuyuverdim.Naçizane bir önerim olacak,Çökertme'de Orhan Restaurant bir aile işletmesi olarak bizi hep mutlu etmiştir.Rakının ayarı biraz kaçınca da Orhan Pansiyon imdadımıza yetişir.Gökova'nın son cennet köşesine küsmeyin lütfen...

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Önerinizi mutlaka değerlendireceğim.

      Sil
  8. Gökova çok sevdiğim bir yer. Çökertme'ye hiç gitmedim ama gitmiş kadar oldum. Sizin rota üzerinde Açağı Mazı'yı çok iyi biliyorum cennet kadar güzel bir yer orasıda. Helede bir balıkçı motoru kiralayıp kıyıda kösede kalmış koyların keşfetmek.

    Teşekkürler muhteşem yazınız için.

    YanıtlaSil
  9. Serdar bey merhaba. Ben Çökertme'nin yerlisiyim ve şunu eklemek isterim; restoran seçiminiz doğru değil malesef, diğer restoranlar çok daha eski ve samimidir, ayrıca Kaptan ve Orhan Restaurant Çökertme'nin yerlilerinindir. Bir tavsiyem daha olacak, sarnıçın yanından patika bir yolda 5 dakika yürüyerek Arpa Bükü'ne gitmenizi tavsiye ederim (denizi daha mavi, kumlu ve soğuk çünkü kaynak var, tatlı su denize karışmakta). Görüşmek dileğiyle.

    YanıtlaSil
  10. Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ederim. Arpa Bükü'nü merak ettim.

    YanıtlaSil
  11. Mandira filozofu filmini izledikten sonra nerede cekildigini arastirip çökertme köyü nde cekildigini ogrendim ve tesadüfen bu guzel blog sayfasini buldum.cok kucuk bir uer cok guzel anlatmissiniz yazilarinizin devamini diler hayatta basarilar dilerim bu arada bende gezginim ve blog sayfam var ziyaret etmenizi beklerim www.kesfedecekcokyervar.blogspot.com

    YanıtlaSil
  12. Bugün bende mandıra filozofu istanbul filmini seyrettim hem ağladım hem güldüm bir istanbullu olarak:((( çökertme yi çok beğendim ve internettende araştırınca sizin bloğunuzla karşılaştım ve gene hüzünlendim evet özellikle büyükşehirde yaşayan insanların saçma sapan hırsları çok oluyor ve ihtirasların içinde yaşayamıyorlar ama farkında değiliz,filimde dediği gibi özgür değiliz aslında...

    YanıtlaSil
  13. İyi günler diliyorum... Çökertmeyi tam bir gözlemci, gezginci görüşü ile muhteşem bir anlatımla tanıtmışsınız ama, çok çok özür dileyerek söylüyorum, pek de iyi etmememişsiniz...
    Çünkü, eğer İstanbul ve Ankaralılar oraya bir dadanırlarsa, arsa almaya başlarlarsa, Ege'nin ve Akdeniz'in bir çok beldesi gibi orayı da perişan ederler.... Ayvalık'da yaşamaktayım... Yaz aylarında sahillerimizdeki çöp yığınlarını bir görseniz, abartmıyorum, ağlarsınız... Bundan önce Altınolukdaydım. Durum, ne yazık ki, aynı idi.. Turizmin, ülkemiz insan profilinin kalitesinin taban yaptığı günümüzde, getirisinden çok götürüsü var... Hele bir de ''Ay şekerim, ben burayı pek beğendim, hemen buradan bir yazlık(!) edinelim' diyen zibidiler Çökertmeye de dadanırlarsa, vay Çökertmenin haline...
    İyisi mi böylesi beldeler ıssız kalsın, kendi halkıyla kalsın, kendi kendine yaşasın, hatta Milli park ilan edilsin, izinsiz girilemesin. Çünkü güzel ülkemizi pis-karpuzcu piknikçilerden, paralı-bar züppelerinden korumanın başka bir yolu yok....
    Saygılar efendim...

    YanıtlaSil
  14. OKUMADAN GİTME... ÇÖKEBİLİRSİN

    Çökertme'den dün döndüm (3 Haziran 2017). Güzelliğine, doğasına diyecek hiçbir şey yok. Cennetten bir köşe sanki. Bu güzellikle ilgili yeterince bilgi de var zaten. Ben Çökertme ile ilgili farklı bilgiler vermek istiyorum. Zira ekonomik olarak insanı çökertmeye ant içmiş bir yere çevirmişler güzelim yeri...
    Lokanta, market, otel, pansiyon gibi hizmetler çok çok az. Dolayısıyla esnafta elimize düştün nasılsa mantığı var. Pazarlığa kalktığınız anda çevredeki diğer kazıkların bolluğunu utanmadan gösteriveriyorlar.
    Esnafın müşteri kitlesinin büyük kısmı, hemen önüne yanaşan yatların zengin sahipleri olduğundan sanırım, fiyatlar direk yan YATırıyor haberiniz olsun.
    Yemek yemeye cesaret edemediğimiz lokantanın küçücük bir odası markete çevrilmiş. Kısıtlı ürünler var. Su alıyorum ve fiyatını soruyorum "Katamarana mı alıyorsun?" sorusu ile başka bir bilinmezliğe gidiyorum. "Hayır" diyorum. Bir sessizlik başlıyor. O bakıyor ben bakıyorum... Sessizlik sürüyor ve sessizliği bozan o oluyor. Az önceki cevabım sanırım kabul görmedi ki bir daha soruyor. "Katamarana mı alıyorsun?” hayır cevabım ikna etmemiş belli. Katamarana almadığımı pansiyonda kaldığımı söyleyene kadar adam 1,5 litre suyun fiyatını söylemiyor arkadaş. Pansiyon müşterisi memnuniyetsizliğini ağzının ucuyla "Heee 3 lira" ile önüme atıyor. Su bize 3 Lira katamaran suyu kaçtan alıyor merak etmiyorum.
    Pansiyon fiyatı soruyoruz bir yere. “Hele bi soluklanın, hallederiz, para dediğin nedir ki” babacan tavrıyla güzel bir açılış alıyoruz. Çay çorba vs. soruluyor. Soluk almanın sonunda fiyat sorumuza bir cevap gelmeden hemen odaya geçmek isteyip istemediğimiz soruluyor. (Ki buradan sonrasını aslında tahmin etmiştim) Fiyatı tekrar sorunca ritüelin sebebi kişi başı 120 TL fiyat ile belli oluyor. Hemen ardına bu fırsatı kaçırmamamız için Mayıs fiyatının bize Haziran'da sunulduğu kıyağı hatırlatılıyor. Haziran fiyatını hiç merak etmeden bütçemize uygun olmadığını söylüyorum. Misafirperver otel sahibi pozu bir anda bozuluveriyor, “2 öğün yemek veriyoruz daha naabaaaaalım” gibi kendine yontmaya alışmış satıcı kanalına geçiliyor. (Kusura bakma da o fiyata ben seni doyuruyorum sen beni değil) Aldığımız soluğa bir bedel biçilmeden kalkıyoruz.

    Buranın çok eskilerinden birkaç kişiyle konuşma fırsatım oldu. Aynen aktarıyorum… “ ….. ….. yeri arkadaşımın. Buranın yerlisi. Kaç defa çağırdı gel misafirim ol dedi gidemedim. Nasıl gideyim abi. Çok pahalı bizim gücümüz yetmez.”

    Bomboş bir pansiyon buluyoruz. O bile uçuyor. Diğer işletmelere gidin sorun diyor. Herkes resmen kanatlanmış konacak yer arıyor. Gelmişken kalayım mantığıyla sıkı bir pazarlık sonucu makul denecek bir fiyata kalıyorum ama pansiyon sahibi fena huzursuz ucuza gitti diye. Yumurta satmaya çalışıyor, o para diyor bu para. Para yani her şey para.

    Biz, cennetten bir köşe iyi insanlar var nasılsa diye düşünüp araba ile gitmedik (ki en büyük hatamız da sanırım buydu) Tek bir aile dışında nereye yürüdüğümüzü soran olmadı. Arabada açılan sohbette gördüm ki onlar da şikâyetçi bu bozulmadan. Eskiden diyorlar. Eskiden çok güzeldi burası…

    70 yaşında dünyanın yolunu yürümüş, yorulmuş, el kaldıran teyzeyi arabasına almamak için gaza kökleyen yazlıkçıyı da burada gördüm ben.

    Yani özet olarak,

    Küçüklüğüne aldanıp, herkesin birbirine selam verdiği, yüzlerin sürekli gülümsediği, yardımlaşmanın zirve yaptığı bir yer hayal ediyorsanız hemen unutun o hayalleri. Ha ama paranız sebildir ona bir şey diyemem. Muhtemelen sizi çok ama çok seveceklerdir. Diğer türlü çökebilirsiniz haberiniz olsun.

    YanıtlaSil