5 Ekim 2013 Cumartesi

Turunç'tan Selimiye'ye, oradan da Palamutbükü üzerinden Bodrum

İki günlük kısa Ege turunu anlattığım geçen yazıda konuyu Selimiye’ye getirip bırakmıştım. Bugün kaldığım yerden sürdüreyim diyorum.

Selimiye’ye vardığımda ilk şaşkınlığım geçince durumu anlamak için tur atayım dedim. Çünkü arabayı bırakacak yer yoktu. Selimiye köyünde böyle bir durum akla gelecek şey değil. Bu yaz hiç gitmedim ama geçen yaz gittiğimizde bile böyle bir kalabalık görmemiştik. İki tur attıktan sonra –bilenler için söyliyeyim, camiyi geçtikten sonra sağdaki küçük yarımadaya girer girmez- arabaya bir yer buldum. Kalacağım otel uzak değildi zaten. Geçtiğimiz yıl açılan Losta Beach Hotel’de yer ayırtmıştım, odama yerleştim. Burası hemen o küçük yarımadanın üzerinde, temiz bir mekan. Önünde geniş çim bir bahçesi var, millet şezlonga uzanmış güneşleniyordu. Otel doluydu, muhtemelen son odayı buldum. Aylardan Eylül, okullar açılmış, bayram değil seyran değil ama Selimiye doluydu. Hafif bir öğle kestirmesi yapayım dedim, iki saat uyumuşum. Balkona çıkınca bir baktım karşıma kocaman bir motor yat bağlanmış, burun buruna geldik. İçinde sadece onbeşe yakın personel saydım. Sahibi Arap’tı ama kadınlar gayet modern giyimliydi. Bizim türban takımından değillerdi yani. Herhalde körfez ülkelerinden olmalılardı çünkü bugüne kadar gördüğüm kadarıyla onlarda bizim Akepe kadrolarının kadınları gibi başörtüsü mecburiyeti yok.

Odamdan manzara buydu. Otel hemen Selimiye'deki küçük yarımadada, ilkokulun yanında. Yıllarca metruk bir araziydi
Bozburun'dan Selimiye'ye istikametinde Selimiye'ye inerken
Losta Beach Hotel'in bahçesi

Bir de baktım böyle bir motor yat gelmiş karşıma bağlanmış


Sonra akşam yemeği için Sardunya’ya gideyim dedim. Sahilde yürürken gözlerime inanamadım. Selimiye’nin ziyaretçi portföyü çok değişmiş. Çoğunluğunu teknelerin oluşturduğu misafirlerin bulunduğu beldelerde sade ama iyi kıyafetlerden falan gelenlerin zenginliği anlarsınız. Göcek öyledir mesela. Selimiye’ye de yıllardır tekneler gelir, ki çoğunluğunu yabancılar oluşturur. Yani gelen kitle hep maddi açıdan gücü yerinde kitledir. Ama tekneyle –tekne derken sadece yelkenliden söz ediyorum- gelenler çok yalın insanlardır. Deniz ile iç içe olanlar böyledir. Bu seferki Selimiye kitlesi bana biraz Yalıkavak marina kitlesinin bir boy küçüğü gibi geldi. Umarım yanılacağım, fakat izlenimim bu. Selimiye Marmaris’in Alaçatı’sı olma yolunda epey mesafe katetmiş. Örneğin kulağıma çalınan şu sözler ne demek istediğimi biraz olsun yansıtır; “Aaa akşam biz de Sardunya’da yiyoruz. Sonra Piano Bar’da birer drink alırız”... Drink almak mı? Bu söylem Selimiye’ye hiç uymaz mesela anlatabildim mi? Şık insan görmek tuhaf değil, kötü bir şey değil. Sadece yadırgadığımı söylemek istiyorum. Daha önceki yıllarda da pespaye tipler yoktu zaten, biraz önce söylediğim gibi “denizci” insanlar vardı ve onlar sadeydiler. Böyle şalvarlar giymiş ama inci takmış Nişantaşı ekibinden hoşlanmadım. Bu arada Selimiye’de gözüme çarpan matrak bir durum da şu; şehirli kadınlar Selimiye meydanındaki butiklerden köylülerin giydiği şalvarların daha renklilerine acayip paralar veriyorlar. Köylüler de şehirli gibi görünmek için pazardan çakma markaları alıp giyer olmuş. Yolda şalvarlı ve pahalı parfümlü, yanık tenli sarışın kadınlar ile çakma markalı, her zaman yanık tenli yerli kadınlar yan yana geçiyorlar. İzlemesi komikti.

Bir yere şık butikler açılmaya başladı mı geçmiş olsun. Bu durum, oralarda satılanlara o paraları veren kitle gelmeye başlamış demektir. Ardından arsa fiyatları yükselir. Şuraya bir taş ev kondurayım durumu başlar. Size söyliyeyim, Selimiye’nin en fazla iki yılı kalmış. Sonra tam patlamış olur. Patlatanlar bir süre sonra orasını da tüketip başka yere giderler, köylü de köyü bozulmuş, her şey ateş pahası olmuş ama geleni azalmış, krizle baş başa kalır. İşte Yalıkavak ile Selimiye bu bakımdan birbirine benzer durumda. Yalıkavak yirmi-otuz tane Selimiye eder ama temeldeki durum benzeşiyor.

Geçen yıla kadar burası sahilde içinde bademler de bulunan bir çayırdı. Şimdi butik ve bar olmuş
Neyse ki eski Selimiye'den izler kaybolmamış. Denizin içinde şezlong tipik Selimiye görüntüsüdür


Sardunya’ya gittiğimde her zaman günlük giysileriyle çalışan garsonları, bu sefer tek tip kıyafet giymiş olarak buldum. Sardunya logolu gömlekler filan. Sardunya’ya ilk gittiğim yıl sanırım 2000 ya da 2001 yılıydı. Çok beğenmiştim. Sonra en az on kez gitmişimdir. En son geçen 2012 yılının Ocak ayında hem bir gece konuk evlerinde kalmış hem akşam şömine başında rakı içmiştim. Hava şahaneydi, gece ayaz vardı ama yatmadan önce iskelesinde oturup yıldızları seyretmiştim. Sardunya de değişmiş. Sahildeki masaları doluydu, yukarıdaki sette kenarda köşede bir masa var dediler, girmedim döndüm. Dönerken Sardunya’ya gidenlerin arasından geçtim, parfüm kokusu bastı etrafımı.

Daha önce birkaç kez gittiğim Aurora’ya uğradım, iskele üzerinde bir masaya oturdum. Burayı da severim, özellikle mezelerini. Sezon sonu diye pek balık bulundurmuyorlar olmalılar ki çiftlik levreği ve çiftlik çipurasından başka bir şey bulamadım. Ben de mezeye ağırlık vereyim dedim. Şarap sosuyla hazırladıkları, toprak kapta fırınlanan levrek var dediler, bir parça yerim dedim. Son söylediğim balık benim damak zevkime hiç uymadı, balık lezzetsiz ve biraz ağırdı. Ama onun dışında herşeyi zevkle yedim, gerçekten lezzetliydiler. Hele önden kızarmış ekmeğe sürmek için getirdikleri bir karışım var ki harika bir tad. Sahibine dedim ki bu çok güzel yahu, bedava diye size öyle geliyordur dedi takıldı. Bir dahaki sefere ortaya ondan söyliyeceğim, bedava olduğunu ağzından kaçırmayacaktı. Bir 20’lik rakıyla mezeleri yedikten sonra geceyi uzatmadım. Aslında yeni açılan o piano çalınan bara gidebilirdim, belki de iyi müzik dinleyebilirdim ama oraya gelecekler hakkında fikir sahibi olmuştum. Otele döndüm.

Bayramda yine bu noktada durup fotoğraf çekeceğim diye aklıma yazdım 

Aurora'nın sevimli barı
Aurora'dan

Sabah erken kahvaltımı edip Datça’ya doğru yola koyuldum. Akşam Datça’dan 17:30 feribotuyla Bodrum’a geçecektim ve iki günlük kısa tatilimi bitirecektim. Yolda sadece her geçişimde yıllardır durup fotoğraf çektiğim iki noktada durup her zamanki karelerimi çekip doğru Palamutbükü’ne devam ettim. Üç hafta önce yine oradaydım ama Palamutbükü’ne doymak mümkün değil. Oraya marina yapılana kadar bozulmayacağını biliyorum. Eğer yapılırsa oraya da geçmiş olsun diyeceğiz. Bütün dualarım böyle kalması yönünde. Aynı şeyi Gökova Körfezi için de söylüyorum. Çivi bile çakılmasını istemiyorum. Oralarda arazileri olanlar kendilerini akıllı bizleri aptal sandıkları için “Doğayla uyumlu binalar yapılarak çevre korunur” gibi saçma sapan iddialarda bulunuyorlar. Gözleri paradan başka şey görmeyen bu rant yiyici güruhu ciddiye almıyor, kendi küçük zekalarıyla başbaşa bırakıyoruz.

Yine arabayı Mavi –Beyaz’ın önüne bırakıp kendimi sahile attım. Sağımda gözümün gördüğü mesafede en fazla onbeş kişi, solumda ise sekiz-on kişi vardı diyebilirim. Koca sahilde yüzerken baktığımda ise dört kişiydik. Palamutbükü’nün tarifi zor güzellikteki denizine yine doyamadım. İki bira ile öğlen yemeğimi yiyip sahildeki şezlonglardan birine uzanıp denizin taşların üzerinde bıraktığı sesi dinlerken hafif uyumuş olmalıyım telefonun sesiyle sıçradım.

Orhaniye
Dıştan takma klimalı karavan
Her geçişimde durup fotoğraf çektiğim nokta. Kıvrıla kıvrıla giden Marmaris yolunu görebiliyor musunuz?
Ön planda Bördübet, karşıda ise Gökova'nın Ören tarafı

Aksi yönden gelirseniz bu tabelaları görmezsiniz ve feribotu kaçırabilirsiniz.
Beşbuçuk feribotuna yetişmek için yola çıktım. Palamutbükü ile feribotun kalktığı Körmen limanı arasını yarım saatte gidiyorum. Yolu bilmeyenler için kırkbeş dakikada gidilir demek doğru olur. Artık nerede hangi viraj var ezberimde. Feribotta yine terasta oturup güneşlenerek Bodrum’a kadar geldim ama yolun yarısından sonra güneş etkisini kaybetti ve rüzgar kuvvetlendiyse de aşağıdaki kapalı salonda gitmeyi yediremedim. Bunlar sezonun son güzel haftaları, sonra istesek de bulamayız.

Hep söylediğim gibi Bodrum’da yaşamanın en güzel taraflarından biri en fazla 250 km yol yaparak muhteşem bölgelere ulaşabiliyor olmak. Bu kısa seyahatimde aşağıdaki haritada göreceğiniz bölgeleri gezdim. Yollar araba kullanmayı cazip kılacak kadar güzel. İsterseniz virajlı ve her virajda sürprizli yollardan gidin ister ana yollardan gidin, hepsinde geçtiğiniz bölgeler, gördüğünüz manzara insanın içine işliyor. Özellikle Gökova benim başka türlü sevgi beslediğim bölge. Bodrum tarafı da, Marmaris ve Datça tarafı da ayrı ayrı olağanüstü coğrafya. Fethiye tarafı deseniz bambaşka güzellikteki koylarıyla, Faralya ile ruhuma işlemiş yerler. Eğer insan Bodrum’da yaşıyor ve buralara gitmiyorsa yanlış yapıyor, hayatı ve doğanın bahşettiği bu nimeti ıskalıyor demektir. Fırsat buldukça, ama karadan ama denizden buraları gezmek insanın ruhuna iyi gelir. Sevmek kadar korumak da bizlerin görevi. Buraları doğa bize bahşetmiş, bizden öncekiler bir şekilde bize bıraktı, bizler de geleceklere bırakacağız. Şu anda çok başarılı değiliz. Arkamızdan küfür ettirmemeliyiz. Tüm bu rant peşinde koşan iktidardaki zihniyete, onların peşinden giden ağzı sulanan yerli veya yabancı kitleye rağmen elimizden geleni yapmak zorundayız. Buralar bunu hakkediyor. Buraların hakketmeyenlerin buraları bozmasına sessiz kalmak, buraları gözden çıkaranlara sandıkta oy vermek vicdanları yaralar. Sahip çıkacağız ve bunda başarılı olmak zorundayız.

Bu noktadan da muhtelif yıllarda ve mevsimlerde çekilmiş kareleri biriktiriyorum
Palamutbükü'nde Mavi-Beyaz Otel'den
Bomboş Palamutbükü sahili

Mavi-Beyaz Otel
Feribot Bodrum'a yaklaşırken
Bodrum görününce
Feribot doluydu ama herkes aşağıda oturdu. Yukarıda dört beş kişiydik
Kırmızı rota Bodrum-Turunç rotamı, yeşil ise geçen yazımda anlattığım dağ yolu ve off-road olan Turunç-Selimiye rotamı gösteriyor. Sarı rota Selimiye-Palamutbükü rotası, mavi ise feribot yolu
Önümüzdeki hafta bayram öncesi haftası, kimse pek iş yapmaz. Sonra dokuz gün ülkece tatildeyiz. Ben de fırsattan yararlanıp üç gün için yine bu rotada, Palamutbükü ve Selimiye, Bozburun taraflarında olacağım. Ancak bu kez seyahati yalnız yapmayacağım. Geçen yazıda “yalnızlık” konusunda birşeyler anlatmıştım. Demiştim ki seyahate gitmek için illa birine ihtiyacım yok, yalnız da tad alıyorum. Ama bu yanımda değer verdiğim, sevdiğim birisi veya birileriyle gitmeme engel değil çünkü öyle de ayrı bir tad alıyorum. İşte bayram tatilinde bu rotada yalnız değilim. Daha farklı tadı olacak.

3 yorum:

  1. Keyifle okuyorum sizi, doğduğum yer olan Bozburun'a gidecekmişsiniz bayram tatilinde; Müskebi Adası'na selamlarımı yolluyorum. Seyahatte kafa dengi bir yol dostu, can yoldaşı öyle haz vericidir ki, o duygu daha sonra alışkanlık yaratıyor! İyi tatiller diliyorum...

    YanıtlaSil
  2. Serdar Bey
    Ben notumu aldim lutfen sizde not alirmisiniz birgun beraber raki icecegimize dair
    Alev

    YanıtlaSil
  3. Otel mavi beyaz palamutbükünün en güzel otellerinden biridir.
    http://www.otelmavibeyaz.com/

    YanıtlaSil