25 Ocak 2014 Cumartesi

Bodrum'dan çıktığım kuzey Ege turunun son durağı Cunda.

Assos’ta eski günleri anarak, eski dostlarla görüşerek, eski Assos’u konuşarak geçirdiğim günden sonra Cunda’ya doğru yola çıktım. Üç günlük kuzey Ege turumun son durağı Cunda olacaktı.

Cunda da Assos gibi, hayatıma Bodrum girmeden önceki yıllara ait bir yer. Yani Bodrum’a gidiş gelişlerin sık yapılamadığı, otoyolların ya da Bodrum’da havalimanının olmadığı yılların uğrak yeri. Assos kadar sık gitmesem de yine nereden baksanız on kere gitmişliğim vardır. Uzun bir aradan sonra 2009 yılında yine Bodrum’dan bir gece kalmak üzere gitmiştim ama ilk kez yaz ortasına denk gelmiştim ve Cunda’dan kaçarcasına uzaklaşmıştım. Çünkü bütün gidişlerim ilkbahar, sonbahar dönemlerine ait, sezon dışı zamanlardı. Ağustos ayının kalabalığını görünce eyvah demiştim. Her gidişimde ayıla bayıla yemek yediğim, lezzet ustası Bay Nihat’ın mezeleri o kadar sıradan, servis o kadar kötüydü ki aynı yere mi geldim diye şaşırdım. Bir an önce yiyip gidelim de masayı çevirsinler diye gözümün içine bakan bir işletmeden hiç hazzetmem. Bu niyetle yapılan servis de sıradan ve yalapşap oluyor. Bir gece kalıp Bodrum’a dönmüştüm. Cunda ile ilgili aklımda kalan son izlenim pek hoş değil yani. Ama Cunda’yı çok severim. O yüzden özledim ve işte Ocak ayının sakinliğinde, yollar boşken gideyim istedim.

Yeşil ile belirttiğim yol Assos'tan Cunda'ya rotamı gösteriyor
Cunda’nun merkezindeki kendine özgü kimliği beni her zaman oraya çekti. Kimliği olan yerler kültürü olan yerlerdir çünkü. Ve dikkat ettim ki bu yerler hep mübadele yaşamış yerler. Tatillerimi böyle yerlerde geçirmeyi seviyorum. Hayatımda tatil amacıyla hiç Antalya’daki bir tatil köyüne gitmedim mesela. Bu blogda gezdiğim yerleri anlatıyorum. Nerelerde gezindiğime bakınca bu derdim anlaşılıyor. Birkaç unsuru bir arada bulunduran yerler genellikle kimlikli yerler zaten. Tarih, yemek, temizlik, doğal güzellik ve deniz. Bunları bir arada bulduğum yerler de Ege kıyıları işte. O yüzden hayatımı da burada sürdürmeye karar verip göçtüm ya. Cunda da şimdi saydığım bu özelliklere layıkıyla sahip olan bir yer.

Bu gidişimde beni çok sevindiren bir durum Cunda’nın bozulmamış oluşunu görmem oldu. Hatta daha güzelleşmiş oluşu diye eklemeliyim. Yıllar geçtikçe her yeri öylesine bozuyoruz ki korunmuş bir Cunda görmek moralimi düzeltti. Yeni başkan adayının da genç, çalışkan ve Cunda için iyi şeyler planladığını öğrendim. Cunda da CHP seçmeninin ağırlıkta olduğu bir yer. Hemen hemen Ege kıyısında olduğu gibi.







Cunda’ya son gidişimde galiba kilise henüz restore edilmemişti. Önceki gidişlerimde içine girmeye korkmuştum, en ufak bir sarsıntıda yerle bir olacak kadar haraptı. Kaldığım otel kilisenin bahçesine bitişikti, kilisenin son halini gördüğümde inanamadım. Tekrar eski haline getirilmiş, çok sevindim. Darısı bizim Bodrum’daki kilisenin başına. Sırada o var, başkan Kocadon yeniden seçilirse –ki öyle sanıyorum- kiliseyi bitirir.

Eskiden ara sokaklarda gezinirken onlarca yıkık, harap taş ev görürüdük. Onların çoğunluğu birileri tarafından alınmış, onarılmış ve bazıları ev, bazıları enstitü ya da otel olarak hizmete girmiş. Böylelikle Cunda hem eski evleri yeniden kazanmış, hem de olumlu bir canlılık gelmiş. Ocak ayında gitmeme rağmen ortalık hareketli sayılırdı. Ama tam tadında bir hareketten söz ediyorum. Gerçekten ortama bayıldım. Zamanım olsa belki bir gece daha kalabilirdim.







İşte yeniden hayata geçen eski taş evlerden biri olan Nisi Butik Otel’de kaldım. Sitelerinde Cunda Adası’nın kalbinde, eşsiz bir konuma sahip Nisi Otel, 1873 yılında inşa edilen Taksiyarhis Kilisesiyle misafirlerine mistik bir manzara sunuyor” diye yazıyor ki çok doğru. Kapıdan sokağa çıktıktan iki dakika sonra Cunda’nın kalbine iniyorsunuz. Galiba zamanında kilisenin bir parçası olarak eklenmiş iki taş binadan oluşuyor. Yani kütüphane veya hizmetlilerin kaldığı yer gibisinden. Bir gece kaldım. Otelin kış bahçesinde özenle hazırlanmış güzel bir kahvaltı yaptım. Yalnız aklıma bir şey takıldı, sahibesi olduğunu tahmin ettiğim hanımefendiye soracaktım unuttum, kahvaltıda zeytin yoktu. Ayvalık gibi zeytin memleketinde kahvaltıda zeytin olmamasına anlam veremedim doğrusu. Kim bilir belki unuttular, ben de zeytinyağına öyle daldım ki istemeyi akıl edemedim diyelim.

Kilise ayağa kalkmış
Kaonakladığım Nisi Otel
Kahvaltı ettiğim ve kış bahçesi dediğim mekan
Ayvalık'ta zeytinsiz kahvaltı olmaz değil mi? Herhalde masaya koymayı unuttular, ben de sormayı unuttum



Eski yapıların onarılmasıyla, zaten çok fotojenik olan Cunda daha bir güzelleşmiş. Bazı yerler öyledir, iyi fotoğraf verirler. Bodrum’un ara sokakları, Cunda sokakları bunlardan. Bunun nedeni biraz önce sözünü ettiğim kimlik meselesi işte.

Cunda’ya öğlen yemeği saatini geçirmiş olarak geldim. Akşama rakı, meze yapacağımdan geç bir öğlen yemeği iyi fikir değildi. Ben de Taş Kahve’de Ayvalık tostu yedim. Cunda’da yenmeyecek de nerede yenecek değil mi? Hava iyi davranmayı sürdürdü, özlediğim Taş Kahve’nin önündeki tahta masalardan birine oturdum, geleni geçeni seyrederek tostumu yedim. Eskiden kahvenin hemen yanında tost yapıp satan yaşlı bir Midilli göçmeni vardı. Her gidişimde ondan tost yerdim. Bergama tulumuyla nefis tost yapardı. Gözüm onu aradı ama yoktu. Sormadım, çünkü ne olduğunu tahmin ettim.

Taş Kahvede Ayvalık tostu
Cunda'ya geldiğimde cumartesi günüydü, sahilde demlenenler vardı





Ne olacak bu işin sonu?





Akşam yemeği için yıllarca önünden geçip de hiç yemediğin Nessos’u deneyecektim ama kapalıydı. Bay Nihat’tan da soğudum bir kere. Artık kendisi de çok yaşlanmış olmalı, işin başında değilmiş. Bir gözlemim var, paylaşır mısınız bilmem ama yerel tatları çok iyi bilen, lezzeti yaşatan lokantalar büyük şehirlerde şube açtıklarında o lokanta bitiyor. Bay Nihat Ankara’da açmış –niye İstanbul değil- eski havası, eski tadı kalmamış. Bodrum’da efsane olan Türkbükü Mey vardı, o da İstanbul’da açmıştı, sonra bitti. Bodrum’da da yok artık. Ya da kişilerle yaşayan lokantalar için de aynı şey söz konusu. Mesela İstanbul’daki Balıkçı Sabahattin’i düşünelim. İstanbul’da bir şube daha açabilir istese. Ama Sabahattin Bey bu konuda çok kararlı, bir keresinde yarı şaka yarı ciddi Bodrum’da şube açsanıza dediğimde “balığını halden gidip kendim seçmediğim yere adımı yazmam” demişti. O yüzden İstanbul’da bile şube açmıyor. Bence çok da iyi yapıyor.

Nessos’un kapalı olduğunu görünce, Bay Nihat’a da ayaklarım gitmeyince nerede yiyeyim derken twitter imdada yetişti. Deniz restorana gidin diyen tvitdaşlar sayesinde oraya gittim ve çok memnun kaldım. Şu twitter çok alem. Restoranda eşiyle birlikte yemek yiyen, şahsen tanışmadığım ama twitter sayesinde bildiğim İstanbul’lu bir dostla karşılaştık mesela. Böyle güzel sürprizler twiter’ın iyi yanlarından biri.

Deniz restorandan çok memnun kaldığım söyliyeyim. Bir mekanın deniz mahsulü notunu ahtapot ızgaradan veririm. Onu iyi yapan hepsini iyi yapar derim. Çok iyi bir ahtapot ızgara yedim. Başka ne yedim diye saymıyorum burada yer verdiğim fotoğraflar anlatıyor.

Kadraja ancak bu kadarını sığdırabildim






Geceyi uzatmadan masadan kalktım, ara sokaklarda yürüdüm ama hava çok serinlemiş, ayaza dönmüştü onu da fazla yapamadım. Bodrum’da yaşaya yaşaya sıcak algım, normum değişti galiba. Daha çok üşür hale geldim. Cunda’nın da denizden esen ayazı iyi üşütüyordu laf aramızda.



Ege sahil yerleşimlerde kömür yakan kasabalarda hava çok kötü kokuyor. Fethiye’de bundan çok şikayet etmiştim, çünkü orada rüzgar esmediğinde dağların arasında çanak gibi olan Fethiye’ye kirli hava çöküyor. Foça’da da ne kadar esse bile kömür kokusu aldım. Cunda’da da öyle oldu. Buralarda sadece odun yakmaya izin verilmeli. Bodrum zamanında bu bakımdan çok doğru bir iş yapmış, kömürü yasaklamış. Üstelik odun kokusunun insana iyi gelen bir yanı olduğunu düşünüyorum. Bana iyi geliyor en azından.

Dediğim gibi gece geç kalmadan yattım, sabah kahvaltıdan sonra hem kısa bir yürüyüş hem de zeytinyağı alışverişimi yaptım. Çantalarımı arabaya atıp İstanbul’a doğru yola çıktım. Aslında İstanbul hesapta yoktu ama bir toplantı için çağırmışlardı, Bodrum’a dönüp ertesi gün uçağa binip İstanbul’a gitmek anlamsız geldiğinden mecburen rotayı Cunda-Bodrum yerine Cunda-İstanbul olarak değiştirdim.

Has Ada mağazasının vitrininde zeytinyağı şişeleri

Foça'da bulamadığım eski tip berberi Cunda'da da bulamadım, bir "kuaför"e girdim



Eğer Cunda'dan Bodrum'a dönüyor olsaydım pazardan epey ot alacaktım





Kedi fotoğrafı olmayan Cunda yazısı olmaz
Bodrum köpek, Cunda kedi cenneti
Böylece üç gün süren kuzey Ege turumu bitirmiş oldum. Bu kısa tur çok ama çok iyi geldi. Bu zamanı ayırdığım ve kendime böyle bir hediye verdiğim için aferin dedim. Hayatımın hiç bir döneminde işkolik olmadım. İşimi severim ama kendimi ve hayatı yaşamayı daha çok severim. Sonunda iş dediğim şey benim hayatı yaşamam için gereken parayı kazandığım bir şey. Beklentilerim ve taleplerim çok yüksek olmadığı için de kendimi paralayacak kadar çalışmıyorum. Mesleki anlamda da işimi iyi ve doğru yapmak benim için yeterli. Daha fazlasına dair hiç hırsım olmadı o yüzden de onlarca kişinin çalıştığı plazada bir şirket olmaktansa benimle birlikte iki kişinin çalıştığı Bodrum’da küçük ofis benim için daha anlamlı oldu. Böyle olabildiği sürece işleri aksatmadan kendime zaman ayırabiliyorum. Bu geziler de benim için hayatımın önemli bir parçası. Elimden geldiğince, gücüm yettikçe bu geziler yapmak isterim. Sizlere de öneririm. Eğer işiniz gücünüz buna elveriyorsa her haftasonu bulunduğunuz şehirde kalmayın, başka yerlere gidin, size de iyi gelecektir. Geçen yazıda anlattığım gibi, üniversiteyi bitirip bir ajansta çalışmaya başladığım yıllarda bile cuma akşamından Assos’a kaçar pazar akşamı İstanbul’a dönerdim. Yani yapılamayacak iş değil. İstemek, tadına varmak yeterli.

Bol gezmeli günler dilerim... Ben de şimdiden haftaya Datça’da badem baharlarını görmek için yapmak istediğim iki günlük gezinin heyecanını yaşıyorum.


6 yorum:

  1. Sayenizde sanki yan koltuktayım gibi... Haftaya Datça yolculuğunuzda da arabadayım ona göre.. Sağlıcakla kalın...:)

    YanıtlaSil
  2. Tostçunun adı Mikro Mustafa olabilir mi, arabasında o isim yazılıydı, biz de hep ondan alırdık eskiden.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Olabilir. Ufak tefek biriydi çünkü.

      Sil
  3. bu blogu seviyorum.... zevkle okuyorum.... galiba birazda imreniyorum.....

    YanıtlaSil
  4. Merhaba, Datça'dan sevgiler. Yazdıklarınız şurup gibi geldi, İzmir'de yaşarken her fırsatta kaçabildiğimiz yerlerle ilgili anıları canlandırdı,özlemler de ortaya çıktı böylelikle.İyi ki gezdiniz, gördünüz ve yazıya döktünüz, olası rotalarımız belirlendi , rehberimize ne kadar teşekkür etsek azdır...Yazınızda belirttiğiniz bir noktaya aynen katılıyorum, bazı yerler başka şehirlerde şube açmamalı, Köfteci Ramiz'in Akhisar'daki yeri ,yolculuklarımızda hararetle beklediğimiz bir lezzet molasıydı, ne o tat kaldı, ne de bizlerde o kavuşma heyecanı... İzmir'de Kemeraltı'nda minicik bir dükkan Sefer Ustamız vardı, inanılmaz kazandibi ve taze mi taze kaymakları tadından doyulamazdı, şimdi Özsüt olarak klonlandı her yerde, bana göre artık espirisi yok...Umarım yaşadığımız coğrafyalar kendine özgü güzellikleri koruyabilir, en azından yurt dışında her gidişte bulduğumuz minik dükkanların yıllardır değişmeyen adresleri gibi... Rehberliğinize tekrar teşekkür ederek yine belirteyim ki siz hep yazmaya devam edin, bizler de okumaya....Sevgiyle kalın, Yurdagül.

    YanıtlaSil