18 Haziran 2014 Çarşamba

Bodrum'da yaşayıp Kıbrıs'a niye gidilir ki?

Bodrum’da yaşayan biri için Kıbrıs’a gitmenin tek bir nedeni olabilirdi, o da kumar oynamak. Deniz, güneş, iklim deseniz aynı. Eğlence deseniz Bodrum daha hareketli. Yemek deseniz, deniz mahsulü konusunda hiç bir yer Bodrum’un eline su dökemez. Yani bir Bodrum yaşayanı için gitmenin manası yok. Ama benimki başka bir nedenden oldu, yeğenim Ali orada asker. Annesi, yani kardeşim Sena’yı oğluna götürmek için böyle bir seyahat planladık. Ben de hem yeğen Ali’yi, hem de bugüne kadar hiç gitmediğim Kıbrıs’ı görürüm dedim. Derken benim kadim dost Ahmet de gelirim dedi. Kıbrıs’ta arkadaşımız Nurtan var, bu yıl iş için oraya göçtü, bir de onu görürüz dedik. Yani bir taşla epey bir kuş hedefledik diyeyim.

Bodrum’dan Kıbrıs’a direkt uçuş yok. Bodrum-İstanbul-Lefkoşa yapmanız lazım. Bir günde iki uçak yolculuğu bana fazla. Arabaya atladığımız gibi İzmir’e geçtik ve oradan Ercan Havalimanı’na direkt uçan Atlasjet’in uçağına binip uçtuk. İkibuçuk saat evden İzmir Adnan Menderes'e, bir saat orada oyalanmaca, birbuçuk saat de uçuş derken Cuma akşamı Ercan’a indik. Nurtan sağolsun bizi karşıladı ve Pazar günü yolcu edene kadar da bizim için paralandı, mükemmel bir misafirperverlik örneği gösterdi.


Adnan Menderes havalimanında bir terk edilmişlik havası vardı. Dükkanların çoğunun kapalı olduğu, bomboş bir havalimanı

Kıbrıs'ta trafik sağdan olunca Ahmet direksiyonsuz şoför edasıyla kuruldu
Arkada oturmak iyimiş yahu. Ben hep şoförlük yapıyorum.
Önce Kıbrıs’a ait izlenimlerimi yazayım diyorum. Nüfus 300 bin civarındaymış. Hatırı sayılır asker ve öğrenci nüfusu da var. Trafik hayret edecek kadar düzenli. Demek istenince oluyormuş dedirtiyor. Tabii bunda, yerli halkın 1974 yılına kadar İngiliz etkisinin sürdüğü bir ortamda yetişmiş olmalarının payı çok. Öyle veya böyle bir batı kültürü yerleşmiş. İşin ilginci anavatandan oraya nüfus artırsın diye gönderilen doğulu, güney doğulu vatandaşlar da asimile olmuşlar. İyi anlamda kullandım bu kavramı. Bizim ülkemizin potansiyel trafik kazası yaratma sistemi olan döner kavşaklarda kurallara uyan doğulu taksi şoförlerinin başka açıklaması yok. Taksi demişken, en eskisi beş yaşındaki Mercedes’lerden söz etmemek olmaz. Bütün arabalar pırıl pırıl, bakımlı, ezik vuruk araba yok. Arka camda yünle örülmüş karpuz da görmedim mesela. Fiyatlar çok uygun. Hele Bodrum’daki fahiş turistik tarifeyi bilen biri için ucuzluğuna inanamadık. Bizde burada 50 TL yazacak yere 10 TL verince şaşırdık haliyle.

Ucuzluk deyince beni ve Ahmet’i en çok ilgilendiren mesele içki fiyatları oldu tabii. Otuziki liraya Jack Daniels, 20 liraya rakı görünce şapkamız uçtu. Bir an Kıbrıs’a yerleşme fikri geldi geçti sanki. İçki fiyatları böyle olunca dışarıda yediğin iyi bir yemeğe, adam başı 20’liği geçen miktarda rakıyı da ekleyince vereceğin para en fazla 60-70 lira oluyor. 80 lira hesap gelince hır çıkıyormuş.


Şu otellerdeki yastık merakını anlamış değilim. En arkadakiler hariç diğerleri ne işe yarıyor bilmiyorum.
Mehtap Beşparmak dağlarının ardından yüzünü gösterirken...
İlk akşam Girne’ye hakim bir tepede, muhteşem bir dolunay eşliğinde, deniz mahsulü ağırlıklı menüsü olan yere gidildi. Çok güzel bir gece oldu gerçekten. Hava sakindi, bütün Girne ayaklarımızın altındaydı.

Ertesi akşam Lefkoşa’da bir mekana gidildi. Adı Meyhanem olan mekan tam bir aile işletmesiydi. Baba, oğul, kız birlikte çalışıyorlar. Meyhanenin alınlığında Jack Daniels logosunu görünce garibime gitti. Masalarda rakı mezeleri var ama cephede Jack logosu. Meğer orada mezeleri viski eşliğinde yemek adeti varmış. 1974 öncesinde rumların konyak-viski karışımı gibi tadı olan bir içkisi ile meze içmek bir alışkanlık, bir ritüel olmuş. Savaştan sonra o içkinin kaynağı kesilince yerine ne koyalım diye düşünmüşler ve en yakını viskiyi akıl etmişler. Kuru et dedikleri, didik didik edilmiş et ile viski içmek, özellikle köylerde yaygınmış. Fiyatlar o kadar ucuz ki, ben de Blue Label ile dişlerimi fırçalarım yani, o derece.


Hayatımda ilk defa, peşi sıra yemek getiren garsona artık bir şey getirme diye yalvardım.
Biz boşları hemen ortadan kaldırırız, orada adet öyle değil. Masanın üzeri üst üste meze tabaklarıyla dolacak, önce göz doyacak.
Kardeşim Sena, yeğen Ali ve Ahmet ile
Girne'de akşamüstü birası
Biraları burada içtik
Kıbrıs’ın geçimi kumar dersem abartmış olmam herhalde. Her tarafta oteller ve beraberinde kumarhaneler. Ercan Havalimanında gidiş/geliş tabelasına baktığımda şunu gördüm, tarifeli uçakların büyük çoğunluğu Adana, Hatay, Gaziantep’ten geliyor. İstanbul, Ankara, İzmir çok arkalarda. Kimlerin daha çok kumara geldiği anlaşılıyor. Charter seferleri de İsrail ve diğer ortadoğu ülkelerinden kumar turizmi için geliyor dediler. Kaldığımız Grand Pasha otelinin de kumarhanesi vardı. Dolayısıyla otelde kalanlar oranın müşterileriydi. Havuz bomboştu mesela, millet kumar salonunda. Lefkoşa’da bir kumarhaneyi gezdirdi Nurtan. Böylece hayatımda ilk defa kumarhaneye adım attım. Benim gibi kağıt/kumar kültürü papazkaçtı, pişti ve süper loto ile sınırlı biri için ilginç geldi duyduğum hikayeler. Gerçekten nasıl bir hastalık olduğunu daha iyi anladım. Gecede bir milyonu bırakıp çıkıp ertesi gün hiç bir şey olmamış gibi bir milyon daha bırakanlar mı, siestadayken boş kalmasın diye makineyi otamatiğe alıp, üstünü değiştirip birkaç saat sonra tekrar makinenin başına oturanlar mı. İnanilması güç hikayeler dinledim.

Otelin havuzu hep bomboştu, millet kumarhaneden çıkmıyor ki
Girne bana biraz Beyrut, biraz Filistin çağrışımı yaptı. Eski Girne tipik bir Akdeniz kasabası görünümünde. Çok sevimli. Limanıyla, kalesiyle, kafeleriyle Akdeniz ruhunu yansıtan bir bölge. Bilmem söylememe gerek var mı ama, bizim anavatandan gidenlerin yaptığı binalar korkunç. Zevksizlik örneği. Hele biraz dış mahallelere gidince manzara daha vahim.


Arada böyle hüzünlü, terk edilmiş evlere rastlıyorsunuz
Deniz mükemmeldi

Akdeniz havası 

Filistin havası
























Lefkoşa’da çok zaman geçiremedik, arabayla şöyle bir tavaf edip, yemek yiyip kaldığımız Girne’ye döndük. Dolayısıyla fikir sahibi olduğumu söyleyemeyeceğim.

Zaten hepi topu kırkaltı saat geçirdiğimiz Girne’den ayrılıp İzmir’e, oradan Bodrum’a memlekete döndük işte. Yolda Ortaklar’a girip Somuncu Baba’yı ihmal etmeden tabii.

Lefkoşa'ya doğru

Ortaklar'ın en iyilerinden

Söke'den Bafa'ya doğru
Güvercinlik'te Bodrum bizi böyle karşıladı
Eve vardığımda saat 21:00 olmuştu. Saat 14:00'de Girne'deydik yedi saatte Bodrum'a vardık. Arada çöp şişçi de var tabii
Bir daha Kıbrıs’a gider miyim? Gitmem herhalde. Ancak iş için falan olabilir. Başta da söylediğim gibi, Bodrum’da yaşayan biri için ilginç bir yer değil. Tatile gitmek için de bana uygun değil, herşey dahil otellerde kalmam zaten. Yani bir kere görmek benim için tamamdır. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder