7 Ekim 2014 Salı

Bodrum'dan iş yapmak; Seçim. Karar. Sonuç.


Geçen hafta yazdığım “Şans bunun neresinde” başlıklı yazıya ilginç yorumlar geldi. Bazıları Twitter’a, bazıları blogdaki yazıya, bazılarıysa mail ile gelen bu yorumlardan çıkardığım sonuç şu; bu konuya biraz devam etmem iyi olacak (Geçen yazının sonundaki yorumları okumanızı öneririm).Yani Bodrum’a yerleşmek için yapılan hazırlıklar ve sonrasında buradaki hayata dair bazı deneyimlerimi paylaşmaktan söz ediyorum. Sonuçta Bodrum küçük bir yer. Hepi topu yarımadanın tümünde yerleşik nüfus 130.000 civarı. Yazlıkçılar buna dahil değil. Her neyse, demem şu ki, burada gittiğim, gezdiğim, yediğim, içtiğim yerler belli. Bunları yazıyorum zaten. Aynı yerleri kaç defa yazabilirim ki? Geçen hafta “yerleşmek” üzerine yazınca baktım ki bu konuda daha yazmam gerek. O yüzden zaman zaman bu konun etrafında dolaşacağım.

Twitter’da arada sırada mesleki anlamda yaptığım işlerden söz ediyorum. Son dönemde Burası Bodrum / @serdarbenli hesabımda Bodrum ve genel anlamda hayata bakışımı paylaşırken SB Tasarım Ofisi / @SbOfisi diye bir hesap açtım ve orada da sadece mesleki anlamda ürettiğim işleri paylaşıyorum.

Bodrumlu hayatımı ve genel olarak hayata bakışımı en iyi bu kare anlatıyor
Şöyle bir algı olduğunu fark ettim; Ben burada bir miras yedi gibi yaşıyor, sadece yiyip, içip, geziyorum. Bu algının gerçek olmasını çok isterdim. Gerçekten bir miras kalmış olmasını çok ama çok isterdim fakat malesef böyle bir durum yok. Blogda ve Twitter’de iş paylaşmıyor olmam, benim burada iş yapmadığım algısını yaratmış olmalı ki arada iş için İstanbul’a gitmem, bunları paylaşmam yeterli olmamış anlaşılan. Beni bilen biliyor da işin Bodrum’da iş yapmak kısmını biraz açayım ki yararı olsun.

Biraz geriden alayım. Bir gün Bodrum’da yaşama fikri daha üniversitede beynimin kıvrımlarına girdiğini daha önce de yazmıştım, tekrarlamış olayım. Ama o zamanın koşulları mesleğimi buradan yapmaya olanak vermiyordu. Hal böyle olunca ben de işim, mesleğim gereği doğup büyüdüğüm İstanbul’da yaşamayı sürdürdüm. Hayatımı orada şekillendirdim. İşimi de orada kurdum. Şu iş kurma konusunu biraz açayım, çünkü okuldan mezun olur olmaz –babam çok zenginmiş de bana iş kurmuş- gibi bir algıya yol açmayayım. Mezun olmamla beraber beş yıl iki ayrı ajansta çalıştım. Sonra askere gittim ve döndüğümde bir arkadaşımla beraber, onun tanıdığı birinin Beyoğlu Hasnun Galip Sokak’ta bulunan ve kullanmadığı iki han odasına yerleşip ilk şirketimizi kurduk. Neye güvendik? Kendimize. Ne çevremiz vardı ne bize iş verecek biri. Yavaş yavaş ben biraz isim yapmaya başlamıştım, ortağım Ali benden de deneyimliydi, böylece başladık. Daha sonra aramıza katılan yeni ortaklar oldu, işi büyüttük, Nişantaşı’na geçtik. Derken ofis iki kata, sonra üç kata yayıldı. Ama ben yaptığım işten –yani sözüm ona reklamcılık yapıyorduk- memnun değildim ve hayatımı tasarım ile kazanmayı seçtim ayrıldım. Bakın burada bir seçim var. Orada kalsaydım belki daha büyüyecektik, belki şirketi bir yabancıya satacaktık filan. Yeni şirketimde de dört ortaktık, zamanla ikiye indik. Bu şirket de beş altı yıl sürdü ama bu sefer de ortağımın matbaa sahibi olması nedeniyle matbaanın tasarım atölyesi gibi algılanmaya başlayınca ve yapmak istemediğim tarz işleri yapmak zorunda olduğumu görünce, üstelik hep acil, hep yetişecek işlerle karşı karşıya kalmaktan sürekli gergin olduğumu fark edince dedim ki ben gidiyorum. Artık kimseyle ortaklık yapmayacağım, sadece istediğim işi yapacağım. Ve 1998 yılında halen devam eden bu şirketimi kurdum. Kurarken sadece bir müşterim vardı. Ve sadece grafik tasarımın “Kurum Kimliği” konusunda üreteceğim kararını aldım. Bakın bu da çok önemli bir seçimdi ilerisi için. Çünkü Türkiye’de o zaman o işi hakkıyla yapan bir kişi vardı sadece. O konuya yoğunlaştım ve halen burada da sadece o işi yapıyorum. Yani broşür, katalog gibi belli bir tarihe yetişecek, yorucu, ofiste elemanlar ve prodüksiyon gerektiren işlerden kaçındım. Ama ilk yıllarda bu tür işleri yaptım. Ta ki Bodrum’a yerleşme fikri beynimin içinde bulunduğu kıvrımlardan gün yüzüne çıkana kadar. 2000 yılında bu fikir iyice kafama yerleşti. O yıldan sonra sadece kurum kimliği üzerine yoğunlaşıp diğer tarz işleri almamaya başladım. Bu sayede şirketi büyütmeye gerek kalmadı, yüküm azaldı, bir gün Bodrum’a gidebilirsem uzaktan idare edebileceğim az sayıda iş ve ilişkide olacağım az sayıda çalışan olsun istedim. Bu da bir seçimdi.

İstanbul'daki son ofisim
Sonra daha önce de yazdığım gibi 2009 yılının Nisan ayında Bodrum’a yerleştim. İlk zamanlar İstanbul’daki ofisimi kapatmadım. Üç yıl İstanbul ofisim açıktı ve ben Bodrum’da home-office düzeninde çalıştım. Her ay en az bir kere İstanbul’a gidiyordum. Uzaktan çalışmayı sürdürebilirdim ama bazı pürüzleri ve problemleri çözmek için daha sık İstanbul’a gitmem gerekiyordu ve ben bunu istemedim. Sürekli iş yaptığım veya danışmanlıklarını yaptığım kurumlarla konuşup, İstanbul ofisini kapatıp Bodrum’a taşısam sizin için sorun olur mu dedim. Bana hepsi hayır, olmaz, taşıyabilirsin, biz senin nereden iş yaptığının farkında değiliz ki dediler. Cep telefonu, mail gibi unsurların hayatımıza girmesiyle ofisin nerede olduğunun hiç önemi kalmadı. İşleri zamanında yetiştirebiliyor musunuz? Bu önemli. İster Beyoğlu’nda bir ofiste, ister Maslak’ta bir plazada, ister Bodrum’da deniz kıyısında bir masada yapın. Sonuç önemli. Tabii bu her iş kolu için geçerli değil, bunu geçen yazıda konuşmuştuk.

Böylece 2012 yılının Şubat ayında İstanbul ofisimdeki eşyaları kamyona koydurdum Bodrum’da karşıladım. O günden beri de ofisim Bodrum’da, buradan çalışıyorum.

Bodrum'daki ofis yapılırken
İstanbul ofisimi kapatıp eşyaları Bodrum'a getirdiğimde
Bir şubat günü, Bodrum'daki ofise yerleşirken, İstanbul'da belki de kar, belki yağmur yağarken...
Peki hep geziyormuş, hiç çalışmıyormuş algısı nasıl oluşuyor? Tamam bunun en önemli nedeni iş hayatımı yazmıyor olmam. Ama öte yandan burada “iş”, İstanbul’daki gibi hayatımın odağında değil. Bunu biraz açayım.

İş için yaşayanlardan değilim. Olsam zaten Bodrum’da ne işim olurdu değil mi? Bu birincisi. İkincisi Bodrum’da yaşamanın nimetlerinden faydalanmam. Şimdi İstanbul’da yaşayan biri, ortalama olarak ev-iş-ev arasındaki trafikte en azından birbuçuk saat geçiriyor. Bu şanslı bir İstanbullu tabii. Günde üçbuçuk, dört saatini yolda geçirenleri de biliyorum. Benim ise evim ile ofisimin arası arabayla 10 dakika, bisikletle 18 dakika sürüyor. Yazın sabah mesaime başlamadan denize giriyorum ya. İşte o sürede İstanbul’da insanlar trafikte oluyor. Yani iş saatimden kaytarmıyorum. Akşam da erken çıkıyorum çünkü gecelere kadar kalmamı gerektirecek iş almıyorum. Durmayı biliyorum. Çok iş alarak, daha çok çalışarak daha çok kazanabilirim belki ama o zaman Bodrum’un tadını çıkaramam. Amaç düzgün iş yapmak, düzgün kurumlarla çalışmak ve burayı yaşamak için kendine zaman ayırabilmek. Mesele sadece para değil. Eğer hayata o gözlükle bakıyorsanız bu yazdıklarım size pek bir şey fade etmeyecek. Kendim için hedeflediğim bir hayat normu var, onu sağlamaya ve sürdürmeye çalışıyorum. Altına inmemek için çalışıyorum, üstüne çıkmak için değil. Onu tutturmak benim için ideal olan.

Ofise bisikletle gidebilmek müthiş bir nimet

Bu fotoğrafı paylaştığımda "Yine iş saatinde geziniyor" diye düşünenler oluyordur. Oysa ofise gidiyorum
Kışın çalışırken kafamı kaldırdığımda İstiklal Caddesini değil de bu manzarayı görebilmek için epey uğraş verdim

Yazın ofise gitmeden önce denize girdiğim saatler, İstanbul'da çalışanların yolda kaybettiği saatler aslında...

Kışın eve dönerken...

Ofisin sahili
Bu kareyi yine bir kış günü çektim. Ofise giderken bisikleti kenara koyup, bir süre sessizlikte iyot solumuştum
Bir diğer önemli konu iş yaptığım süre içinde huzurlu çalışmak. Başladıktan sonra bıraktığım –üstelik iyi bütçeli- projeler az değil. Çünkü kafaca uyum sağlayamadığım kurumlarla iyi iş çıkarmam da, zevkle çalışmam da mümkün olmuyor. O zaman bırakıyorum.

Burada ben ve bir asistanım var. Yani iki kişiyiz. İki proje için buraya gelip, buraya vurulup kalan, İstanbul’da yıllarca beraber çalıştığım bir arkadaşım da var. Bazı projelerde onu da ekibe katıyoruz. Ama bu kadarız. Aynı anda yıllarca iş yaptığım kurumların işleri çakışır da yetiştirme sorunum olursa o zaman başka birini daha proje bazında ekibe katarım. Cumartesi-pazar çalışıp yetiştirmeye çabalamaktan değil, kadroyu o süre içinde genişletmekten söz ediyorum. Buradaki hayat tarzımdan ödün vermektense o süre içinde maliyeti üstlenmeyi tercih ediyorum. İşte bu da bir seçim.


Bodrum'daki ofisten
Çalışırken Kos ile göz gözeyiz



 Konu uzun ama sanırım fikrimi anlatacak kadar aktarabildim. Geçen yazıda sözünü ettiğim “seçimlerimiz” konusunun bir başka ayağı da, şimdi anlattığım iş hayatındaki seçimlerimiz. Hiç bir şey sadece şansla olmuyor demek istiyorum. Başarı varsa şans var, yoksa şans yok diye işin içinden sıyrılmak kolaycı bakış açısı. Ve tabii başarısızlığa kılıf bulma güdüsünün sonucu. Bazı istisnalar da vardır mutlaka. Elinde olmayan nedenlerle, aile veya çevre koşulları yüzünden şanssız giden hayatlar da var. Onları ayrı tutuyorum. Geçen yazıda aileden büyük miras veya holding kalan kişileri ayrı tuttuğum gibi.

Bodrum'a yerleştikten sonraki üç yıl evden çalıştım, ofis İstanbuldaydı

Yazın sabah çayını sahilde içtiğim anlar...
Arada sırada yine toplantılar için İstanbul'a gidiyorum
Fotoğrafta çizgili gömlek varsa o kare İstanbul'da çekilmiş demektir
Ve tabii iş seyahatlerinin en iyi bölümü, Bodrum'a indiğim an
İş hayatında büyümek nasıl bir karar ve seçimse, büyümemek de öyle bir karar ve seçim. Nasıl işini büyütüp, bir palazada yüzlerce elemanlı şirket haline getirmek kişinin hayali olabiliyorsa, sakin bir hayata geçip işini küçük küçük ama iyi yapmak da bir hayal. Ben ikincilerdenim. Hayalimin peşinden gidip, o hayali gerçekleştirebilmek için bazı kararlar aldım, uyguladım. Tabii ki şans da yardım etmiş olmalı. Şans dediğim de, açmak istediğim kapıları açmaya çabalarken arkasında iskemle olmaması, yani doğru kapıya gitmem.

Bodrum’da hayat konusuna devam ederiz... Sağlıklı, huzurlu, başarılı, mutlu günler bizimle olsun.


5 yorum:

  1. Ders nitelikli yazı olmuş, bu vesileyle bayramınızı kutlarım..

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Ben de kutlarım. İyi bayramlar.

      Sil
  2. herkes seçtiğini yaşar diye bir söz vardır ve ne kadar doğrudur:) Bir gün bile pişmanlık duymadım buraya geldiğim için, üstelik her türlü zorluğu yaşadığım halde, seçtim çünkü:)

    YanıtlaSil
  3. Merhabalar ismim ilker sarisozen.hemen hemen tum yazilaeimizi okudum.yazilariniz bende mahkumiyetinin son gununu hayal eden bir mahkumun o gunu beklerken ki heyacanini yasatiyor.Elleeinize saglik.lutfen yazilara sevam.iyi gunler dikerim

    YanıtlaSil
  4. Merhaba çoktandır blogunuzu takip ediyorum. Bu tür yazılarınızı gerçekten çok aydınlatıcı, yol gösterici, öğretici buluyorum. Deneyiminizi paylaştığınız için binlerce teşekkür.
    Bir seneden fazla oldu sizin blogu takip edeli. Ben de bu sonbahar Güney'e yerleşecektim sizin yazılarınızın ve başka bloggerların yazdıklarının ışığında. Sonra vazgeçtim. Henüz hazır değilmişim onu anladım. Fakat ne olursa olsun bu tür yerleşme ile ilgili yazılarınız daha sağlıklı karar vermemi sağladı.

    YanıtlaSil