9 Temmuz 2015 Perşembe

Ben bi Datça yapen de dönen dedimdi...

Geçtiğimiz ay oldukça hareketli geçti. Hem işler hem seyahatler üst üste geldi, günü birlik İstanbul’a bile gidip geldim. Sakin ve yalnız olacağım bir hafta sonu geçirmek istedim. Yalnız olmak benim için hiç de korkulacak bir durum değil. Hatta tam tersine bile diyebiliriz. Yalnız yemek yemekten de, rakı içmekten de, seyahat etmekten de çok zevk alıp, kendimi iyi hissederim. Kalabalık, gürültülü, her kafadan bir sesin çıktığı, farklı farklı taleplerin aynı anda gündeme geldiği ortamlarda bulunmaktan ve gergin birlikteliklerdense yalnızlık bana daha iyi gelir. Çok sevdiğim dostlarımla birlikte olmanın da ayrı tadı var. Verdiği mutluluk da başka. Yani demem o ki, kendimi iyi hissetmem ya da seyahat etmem için illa birinin, birilerinin olması gerekmiyor. İki durumun da tadı farklı, bendenize verdiği mutluluk duygusu farklı. Mesele yalnızlığın da bir seçim olduğunu bilmekte. Bu seçimi yapanlar, yapamayanlara göre çok azınlıktalar. Ama işi büyük ölçüde çözenler de bu takımda onu da söylemeliyim.

İşin en zevkli aşaması, arabaya çantayı atıp yola çıkma anı
Yukarı Mazı'da, her geçişimde durduğum yer. Taa karşıda, Datça yarımadasında sağdaki en yüksek tepenin arkası Mesudiye, oraya gidiyordum
Her geçişimde Özal'ı andığım (!) yer. Halikarnas Balıkçısı'nın en sevdiği bölgelerden biri olan Gökova Türkevi mahallesine diktiği termik santral
Böyle olunca, dediğim gibi şöyle hafta sonu uzak olmayan bir yere gidip biraz yalnız kalayım, yazın henüz kalabalık olmayan şu günlerinin tadını çıkarayım dedim. Datça’yı özlediğimi de fark ettim. Datça ile uzaktan uzağa yıllarca bakışıp durduktan sonra önce tedirgin bir yakınlaşmanın ardından artık çok iyi anlaşıyoruz. Bu gidişim galiba 34. gidişim oldu. Bu sayıyı nereden biliyorsun derseniz, ilk iki veya üç gidiş hariç hep fotoğraf çektim, fotoğraf arşivimden çıkarıyorum.

Cuma günleri genellikle yarım gün çalışıyorum. Bodrum’a göçerken iş hızımı iyice yavaşlatıp, sadece sınırlı sayıda kurum ile çalışıp, kendime daha fazla zaman ayırmayı hedeflemiştim. İkinci yıldan itibaren bunu başarabildim. Cuma günleri yarım gün çalışma kararım da bununla ilgili. Çok acil ve önemli bir iş olmadıkça – ki beş yılda sadece beş, altı kere oldu- bu prensibi uyguluyorum. Cuma günleri aynı zamanda Bodrum pazarı günüdür, yılın 40-45 cuması ben de oradayımdır zaten. Böylece cuma günleri seyahate çıkmam için ideal bir gün. Ve geçen cuma günü en sevdiğim yol olan Gökova kıyısından giden yolu kullanarak, Bodrum’dan Akyaka’ya, oradan da Marmaris üzerinden Datça’ya, Datça’nın da Mesudiye’sine vardım. Geceyi büklerden birinde geçireyim istedim. Ramazanın da etkisiyle ortalık sakinken, koca bükte denizde bir iki kişiyle Akdeniz ile kucaklaşmanın hazzını yaşamayı hayal etmiştim. Tam da öyle oldu.

Akbük
Akyaka-Marmaris arasındaki okaliptüslü yolun sonundaki Akçapınar tostçusu
Ören'e doğru... Zaman durmuş gibiydi
Akşam kaldığım Poyraz’ın yemeklerini zaten çok severim. Hele ahtapotu, bal kabağı kızartması, kaya koruğu ve kapari filiziyle kurduğum sofra benim için çok zengin rakı sofrası. Tabii yanında buz gibi rakı ile beraber. Poyraz’da genç, çocukları dört-beş yaşlarında bir kaç çift vardı. Birlikte tatile gelmiş beyaz yakalılar. Ve de küçük kızlarını almış iki baba vardı. Anneler orada olmadığına göre muhtemelen boşanmış çiftlerdendiler. Gece veletler biraz gürültü yaptılarsa da çocukların olduğu yerde bunu göze alacaksınız. Datça’da çocuk kabul etmeyen yer vardı da ben mi gitmedim? Yok işte. Mecburen tahammül ediyoruz. Bu arada herhalde şahit olanınız vardır; tatile gelmiş, dört beş çocuklu batılı aileleri bilirsiniz. Anne ve baba bir kenarda sakin kitaplarını okurken en büyük kardeş diğerlerinin sorumluluğunu alır ve çocuklardan çıt çıkmaz. Kendi hallerinde takılırlar. İş anne babada tabii. Bizim ailelerdeyse “yapma annecim, etme babacım, dur halacım, sus teyzecim” diyen tuhaf ebeveynler çocukları da manyaklaştırıyorlar. Çocuk ne yapsa suç. Ne istese olmaz diyen ve kendine anne, baba, hala, teyze diye hitap eden koca insanlarla büyüyen çocuğun normal kalması pek mümkün değil. Zaten anne, baba da bir köşede kitap okumaz ya birbirleriyle didişir, ya yanındakilerle geyik muhabbeti yapar. Sahilde de böyle oluyor. Batılı ailelerin çocukları denize girer, koşar oynar, bizimkilerin çoğu da ağlar, bağırarak konuşur, kavga eder. Denizden annesine bağırır, baba açılma diye sahilden çocuğa bağırır. Böylece tatil beldelerinde siz sakinlik ararken oraya gelen çekirdek bir  Türk ailesi potansiyel rahatsız edici bir time dönüşür.

Arabadan inip kendimi Akdeniz'e bıraktım
İşte Yukarı Mazı'da çektiğim karede anlattığım en yüksek tepenin arkası burası. Mesudiye, Ovabükü
Datça'da kapari filizi ve kaya koruğu olmadan rakıya başlamak ayıp olur
Balkabağı kızartması. Tam rakı mezesi

Cumartesi sabahı sahilde şezlongda uzanıp, yüzüp, sonra öğlen yemeğinde ahtapot-bira yapıp tekrar şezlongda uzandım. Saat dört olduğunda ise bu sefer Datça’nın merkezine yollandım. Çünkü Datça seyahatlerimin olmazsa olmazı, dostum Fevzi biraderle onun mekanında Ege otları eşliğinde, usta elinden çıkma farklı mezelere sohbeti katık edip rakı sofrası kurmak. Benim böyle “birader” dediğim bir iki dostum var. Bu hitabı severim. Bir gün biri “abi sen Mason musun, onlar birbirlerine birader der de o yüzden merak ettim”diye sordu. “Yok be birader” dedim “değilim”. Daha önce de yazdımdı galiba, beni bağımsız kılan en önemli kararım hiç bir dernek, parti, cemaat, cemiyet, spor kulübü, dine bağlı olmama kararım. Geçmişte meslek kuruluşu, spor kulübü üyeliklerim vardı, faal olarak çalışmıştım da. Ama sonraları hiç biriyle bağımın olmamasına karar vermiştim. Geçmiş gönül bağımdan dolayı bir meslek kuruluşu ile bir kulübe aidat ödüyorum o kadar. Şimdilerde kulübe kızdım, onu da ödemiyorum. Atarlarsa da umrumda değil. Ama bu arada 25 yılımı doldurduğum için divan kurulu üyesi olmuşum, sms ile kulübe toplantıya çağırıyorlar. Hiç alakam yok, hiç birine gitmiyorum. Fenerbahçe gençliğimin geçtiği semt olarak anılarımda güzel yıllar olarak kaldı.

Ercan Usta'nın mükemmel ahtapotu
Gece sahilde şezlonga uzanmış, son kadehimi içerken bir yanda da yıldızları seyrediyordum, bu arkadaş yanıma geldi, tanıştık. Gündüz yanımdaki şezlonga uzandı ama orası güneş diye rahatsız olup benim üstüme ön ayaklarıyla vurmaya başladı. Oralı olmadığımı görünce üstüme çıktı, beni itti ve şezlonguma kuruldu.


Instagram'daki en genç meslektaşım Bora, ailesiyle İstanbul'a dönerken beni buldular, kısa da olsa sohbet ettik. Bora geleceğin iyi grafik tasarımcısı olacak, buraya yazıyorum.
Neden bahsediyordum laf dönüp nereye geldi. Fevzi diyordum, her Datça gezimin bir akşamını ayırdığım dostum ve onun mekanı diyordum. Cumartesi akşamı da masamızı kurduk. Fevzi kışın kapalı, ben geleceğimi söyleyince dükkanı açıyor, saatlerce sohbet edip rakımızı içiyoruz. Bazen katılanlar da oluyor. Yazın ise ocağın başına gidip geldiğinden öyle uzun saatler sohbet edemiyoruz ama kadehi masamda duruyor, arada gelip iki laf edip takılıyor. Bu sefer de doyamadığım, kendi yaptığı kopanasti peyniri, sarımsaklı ve acılı peynir ile başladım. Çatalın ucuyla aldığınızda bile beyninizde çakıp burnunuzdan alev halinde çıkan yine kendi yapımı hardalı, sıcak sıcak getirdiği incecik mısır ekmeğine sürüp yiyince müthiş bir lezzet yakalıyorsunuz. Arada yediğimiz bazı otlar, peynirli patlıcan kızartması, kalamardan sonra sosyetesi bozuk, Datça’da pek makbul olmayan lambuka ile geceyi bitirdik. Bana lambukayı Fevzi tanıştırdı. O kadar iyi soslayıp ızgara yapıyor ki bu seferki gidişimde daha sofraya oturmadan lambuka var mı diye sordum. Pişirmeyi bilmeyenler için lambuka gerçekten de lezzetli balık değildir. Tabii ki bir lüfer, levrek de değildir. Ama usta elde işin tadı değişiyor işte.

Datça'nın merkezindeki bu yer Serap Kafe. Şahane bir yer



Fevzi'de masayı kurduk...
Solda kendi üretimi kopanasti ve sağda yine kendi üretimi ançuez
Anında yapılan mısır ekmeği, peynirli patlıca kızartma, dalangıta ve fava... mükemmel lezzetler
Fevzi ocağın başındayken
Son iki yıldır Fevzi'nin sıkı insanı İzzet.

Lambuka abi

Şubat ayında Datça dönüşü rakı ajandama Fevzi'yi çizmiştim
Ertesi gün Fevzi ile Palamutbükü’ne giderken beni her zaman gittiğim yoldan değil de köy yollarından, Çeşme Köyü üzerinden götürdü. Sağolsun, onun sayesinde yıllar içinde Datça yarımadasını çok iyi tanıdım. Özellikle kışın ve baharlarda gittiğimde, pazar günleri arabaya atlayıp her defasında Datça’nın farklı köylerini arşınladık. Bu sefer de Çeşme Köyünden girip sağa, tepelere, badem ağaçlarının arasına daldık. Ancak yüksek altlı bir araçla çıkılan yerlerde badem topladık, Palamutbükü’ne tepeden baktık. Bir lakabı Che, ama daha yaygın olan Datçalıların söylediği ikinci lakabıyla “üstat”ın evine misafir olduk. 

Palamutbükü'ne gelmeden Çeşme Köyü'ne sapıp kendimizi tepelere vurduk


Bademin en taze hali... Dalından
Tepelerde sıcaktan bunalınca sahilde Mavi-Beyaz'dan kendimizi denize attık

Badem bölgesinde sadece ve sadece kuvvetli şekilde cır cır böceği sesleri vardı. Tam sarı, sıcak yaz havasıydı. Ve serinlemek için aşağıya sahile inip Mavi-Beyaz’ın sahibi Mehmet Bey’e hayırlı sezonlar dilemek için otele uğradık. Yüzüp, sohbet edip saat dörde doğru Datça’ya doğru dönüşe başladık. Beş buçuktaki feribotla Bodrum’a dönecektim. Feribota bindikten bir süre sonra görevliler beni çağırdılar, aşağıya indim. Dediler sizin biletiniz dün, yani cumartesi bugün değil. Yeni bilet almanız lazım. Tarihe bakmak o zaman aklıma geldi. Bodrum’da gişedeki görevliye iki kere pazar günü Datça’dan dönüş saat beş buçuk diye anlattım, son olarak o sordu ve üçüncü kez teyidleştik. Gel gelelim cumartesi gününe kesmiş. Ben de kontrol etmedim ki hataymış. Daha önce başıma gelmemişti, aklıma tarihe bakmak gelmedi. Görevli de isteyerek yapmadı tabii ama olan bana oldu, sokağa para attım. Diyeceksiniz ki niye itiraz etmedin. Ne olacaktı? Neyi kanıtlayabilirdim ki? Ben pazar dedim cumartesi kesilmiş desem ne fark edecek? Ama bir ara uğrayıp bunu anlatacağım ki daha dikkatli olmaları gerektiğini fark etsinler. Neyse ki o feribotta yer varmış ki son anda bilet alarak yolculuk yapabildim. Yoksa o yorgunlukla tekrar arabaya binip 240 km yol yapmam gerekecekti ki doğrusu bu sefer o yol fazla gelebilirdi. Ama Akyaka’da durup azmakta balık yerdim yahu… Bak şimdi!

Yaz kış gittiğimde kaldığım Kumluk Otelin çay bahçesinde sabahları şahane sohbetlerine tanık olduğum Datçalılar. Bu ekip bir harika. Birbirlerini kızdırıp eğleniyorlar. Öğlen dağılıyorlar

Bu coğrafyayı çok seviyorum. Her bir köyünü tanımak isterdim. Bu mümkün değil ama bugüne kadar geçtiğim yerlerde gördüğüm harika köyler, mola verdiğim yerlerde tanıdığım insanlar, seyretmeye doyamadığım o inanılmaz manzaralar benim zenginliğim oluyor, bunu yaşarken fark ediyorum. Ege beni çeşitlendiriyor, zenginleştiriyor. Daha önemlisi dönüştürüyor. Eski halimden farklı kılıyor. Hayata başka bakmayı öğretiyor. Bu kadar kadim kültürün bu topraklardan çıkmasına şaşmamalı. Başka nerede çıkacaktı ki zaten?


1 yorum:

  1. Offf..Şu çocuklu aile kısmında bir duruyorum. Bizde de 2 küçük oğlan var, çok şükür yapı gereği anne-baba serbestiz, dur, otur demeyiz pek. Yine de yabancıların o sakinliği, çocukluyken çocuksuz gibi yaşamaları bir iç sızısı benim için. Kurallar çok net, anne-baba kararlı ve tutarlı. Hayırsa hayır, evetse en başında evet. Biz onu pek beceremiyoruz, kültürümüzde yok, çalışan ana-baba hep bir suçluluk içinde derken zehir olan tatiller sonuç..Çok üzücü.

    YanıtlaSil