Kışın Bodrum’da
yaşıyorum. Yazın Bodrum boğucu sıcak ve çok kalabalık olduğu için,
yarımadanın kuzey rüzgarlarına açık Yalıkavak’a kaçıyorum. Ara ara da tatil
için Datça’ya, Selimiye’ye, Bozburun’a gidiyorum deyince birileri fena halde
kulağımı çınlatıyor. Bodrum zaten tatil yeri. Üstüne bir de Yalıkavak’ta yazlık
yapmışsın. Utanmadan tatile mi gidiyorsun diye takılanlar oluyor ama n’apayım
ki insanın tatile ihtiyacı var. Nerede yaşarsan yaşa. Sonuçta gün boyu iş
yapmıyor muyum? O zaman ortamı değiştirmek, kafayı boşaltmak gerekmez mi?
Nasıl? Olmadı mı? Tamam, kimseyi ikna edebileceğimi sanmıyorum zaten.
Bir ay sonra, bu sefer
Yalıkavak’tan Datça’ya doğru yola çıktık. Bu yolculuğumuza Havva ve Ahmet de eşlik
ettiler. Datça’yı çok seviyorum, onun için her yıl en az dört beş kez Bodrum’dan feribotla
geçiyorum. Bunlardan biri yaz ayına denk geliyor, diğerlerini ilk ve son bahar
döneminde yapmayı tercih ediyorum çünkü Bodrum’da yaşayarak gördüm ki, buralar
o mevsimlerde başka güzel. Yazın çok farklı sosyo kültürel kesimlerden, çok
kalabalık bir kitle oluyor. Oysa bahar aylarında hem oranın yerli halkı dışında
kimse yok, hem yazın kavurucu sıcağı yerini ılık bir havaya bırakmış oluyor.
Aşağıda göreceğiniz resimlerin neredeyse tamamına yakını ilkbahar ve sonbahar
aylarında çekildi. Datça’ya gidenler bilir, Datça-Marmaris yolu zevkli ve harika manzarası olan bir yoldur. Nisan ayında o yolu görseniz tanıyamazsınız.
Sağlı sollu yol kenarına dizili ağaçların tamamı bahar ve çiçek açmış oluyor. O
bademleri anlatmak mümkün değil. Gerçekten en iyi tatil o dönemlerde yapılıyor
ama bunu yapabilmek her zaman mümkün olamıyor. En azından bazı büyük şirketler
temmuz-ağustos döneminde toplu tatil yapıyorlar. Siz de orada çalışıyorsanız
mecburen tatile çıkıyorsunuz.
Benim her yıl bu kadar
sık Datça’ya geçmemin bir nedeni oradaki harika deniz ve sakinlikse, diğer
önemli bir neden de Balıkçı Fevzi. Daha önce de Fevzi’den söz etmiştim; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/04/datcaya-ilk-gittigimde-galiba-2005-ylnn.html
İşini iyi yapan insana çok saygı duyuyorum. Galiba bu ülkede işini iyi yapan
insan azlığından, buna karşın “mış gibi” yapanların fazlalığından olsa gerek,
her ne iş olursa olsun işinin ustasına şapka çıkarıyorum. Fevzi tam bu tanıma
uyan biri. İşini çok iyi yapıyor. Sadece iyi yapmakla kalmıyor, araştırıyor,
deniyor. Datça’nın neresinde hangi ot yetişir, ne zaman toplanır, o otlarla
neler yapılır hepsini biliyor. Dahası, kimsenin bilmediği mahlukatı biliyor.
Deniz şakayığı denilen şahane lezzeti ben Fevzi’de duydum, gördüm ve tattım.
Daha da başka yerde görmedim. Otları kendi topluyor. Bütün kış onları
ayıklıyor, depoluyor, saklıyor. Ahtapot ve kalamarı kendi bulduğu bir yöntemle
kurutuyor. Hiç kurutulmuş kalamar yediniz mi? Çok acayip birşey. Datça enginar
memleketi. Fevzi’de yediğiniz enginar başka türlü birşey. Enginarın yan dış
kabuğundaki parçalarla birşeyler yapıyor, yiyince eriyip bitiyorsunuz. En son nisan ayında
gittiğimiz Fevzi’nin mezelerini özlemişiz. Geçtiğimiz haftasonunu fırsat bilip
Cumartesi akşamüstü feribotuyla karşıya, Datça’ya geçtik. Otele çantaları atıp
koştura koştura Fevzi’ye gidip masaya oturduk. Ben Bodrum’a taşındım taşınalı
saat takmıyorum. İş zamanı bilgisayar ekranındaki saatle idare ediyorum. Saat benim için artık İstanbul’a giderken takılması gereken bir aksesuar oldu. Onun için Fevzi’ye
kaçta oturduk kaçta kalktık bilmiyorum. Ama şunu söyleyebilirim; yemediğimiz
hiçbir mezesi kalmadı. Bu da yaklaşık 25'ten fazla çeşit lezzeti denediğimiz anlamına
geliyor. Cumartesi akşamından sadece bir kare var elimde. O da yemeğe henüz
başladığımız anda çekildi. Sonrasında hiçbir faaliyetin yemek ve içmek ayininin
önüne geçmesine izin vermem söz konusu değil. Bu yüzden bir iki resmi Fevzi’nin
sitesinden borç alıyorum. Kendisine sormadan yapıyorum ama kızmaz herhalde.





 |
Geçen akşamki yemeğin giriş aşamasındaki zeytinyağlılar |
Geceyi otelin havuzu
başında, bizden başka kimseler yokken, mehtap ve yıldızlar altında bitirdik.
Otel dediysem büyük birşey sanmayın. Çok temiz ve makul bir mekan. Adı DM
Residence. Adındaki residence kelimesi de sizi ürkütmesin, çok sevimli bir
işletme. Galiba bizden başka iki aile kalıyordu o kadar. Bu oteli seçmemin en
önemli nedeni Fevzi’ye 50-60 metre mesafede olması. Yemekten sonra o kadar
mesafe ne olsa yürünüyor...
Datça sahile kurulmuş.
Ama eski Datça tepede. Can Yücel’in evinin de olduğu eski Datça tamamen bahçeli
taş evlerden oluşan, her yanı badem ağaçlarıyla çevrili küçük ve sevimli bir
köy görünümünde. Bakkal aynı zamanda muhtar mesela. Şimdilerde bir iki cafe açıldı.
Çok iyi birkaç pansiyon da var. Denize uzak bir bölge. Yani yürüyerek denize
gidemezsiniz. Giderseniz de dönemezsiniz. Onun için ya arabalı olmalısınız ya da
deniz gibi bir derdiniz olmamalı.
 |
Eski Datça köyünün kahvesi |
 |
Eski Datça'da ipik bir sokak |
 |
Yeni yapılan evler sadece taş kullanılarak yapılıyor |
 |
Can Yücel'in yaşadığı ve veda ettiği ev |



Ama Datça’nın denizi öyle böyle değil.
Palamutbükü, Ovabük, Hayıtbükü, Gabaklar denizin pırıl pırıl, tertemiz olduğu
koylar. Aktur ve Karaincir için de öyle derler, ben oralardan denize girmedim, eminim ki müthiştir. Bu arada Aktur ve Karaincir Bodrum'da da var. Saydıklarım içinde en profesyonel işletme
Hayıtbükü’ndeki Ortam. Onun dışında mesela Gabaklar’da çok geniş, ferah, ilginç
ve doğal bir ortam var ama işletmeciler paragöz. Sizi banknot olarak
görüyorlarmış gibi geliyor. Orada kalıp da başka yerde yemek yerseniz surat
yapıyorlar. Hiç sevmem. Palamutbükü’ndeki işletmeler ise rezalet. Pis, özensiz.
Adı Aylin olan bir tesisin bahçesinin girişinde, bir duş var. İnsanlar
ayaklarındaki kumu temizlesin diye konulmuş. İki yıldır plastik duş başlığı
pislikten yosun tutmuş durumda ve hani delikli süzgeç kısmı olur ya, işte o yok.
Ya da 68 kuşağının kayıplarının kalıntılarının işlettiği yerler var. Bilirsiniz
onlar hizmet etmeyi pek sevmez. Yani hem para kazanmak için otel açarlar hem
senin hizmet beklemenden hoşlanmazlar. Bin senedir kimsenin okumadığı kitapları
meze vitrininin yanına dizerek ortama entellektüel hava verirler, Cem Karaca
çalıp içinizi bayarlar. Zamanında oraya gelip yemiş içmiş eski birkaç yazar ve
gazetecinin resmini asarlar ama ortalık pistir, tuvaletler leştir o önemli
değil. Geçen yıl bükün sonuna doğru Mavi/Beyaz adında bir otel açıldı. Her
şeyiyle hemen ayrılıyor. Mimarisi oraya çok uygun. Sahibini Datça’daki Türkevi
adlı otelinden biliyorum. Meraklı biri. Palamutbükü’ne bir farklılık getirdi.
Biz öğlen oradan denize girip yemeklerini yedik. Servis falan aksıyor,
garsonlar bir alem. Ama bira soğuktu. Bu önemli bir detay. Bir gece mutlaka
kalmak istiyorum. Akşam yemeği menüsü ilginç geldi. Dolunayda kumsala masa
koydurup ayaklar suda balık yiyip rakı içmek ömür uzatır.
 |
6 kasım 2010 günü Palamutbükü. Son kez denize girip sezonu kapamıştık |
 |
Ovabük-Palamutbükü arasındaki sahil yolu |
 |
Hayıtbükü sakinlerindeh biri denize giriyor |
 |
Yarımadanın en ucundaki antik Knidos şehrinin kalıntıları |
 |
Knidos |
 |
Knidos limanı |
 |
Knidosun iki limanı varmış. Soldaki ticaret, sağdaki askeri liman. Sol Akdeniz'e, sağ Ege'ye açılıyor |
 |
Cam gibi Datça denizi |
 |
Dağ yolundan Mesudiye'nin görünüşü. Ortadaki burnun solu Hayıtbükü, sağı Ovabük |
Datça’nın iki özelliği
var ki çok seviyorum. Biri havası. Kaç derece olursa olsun, terden sırılsıklam
olmuyorsunuz. Kupkuru bir hava. Güneş acıtacak kadar yakıyor ama ter yok. Aynı
saatte Bodrum’un içinde güneşe çıkın, buharlaşırsınız. Bir diğer sevdiğim yanı
da kasabanın her yerinden denize giriliyor olması. Yani yolda yürürken
mayoluysanız her yerden suya dalabilirsiniz. Datça’nın tamamı mavi bayrak.
Gerçekten tertemiz bir denizi var. Buna kasabanın tam ortasındaki sahil de
dahil. Sevmediğimi yanı ise, mimarisi. Malesef ülkenin her yanında var olan
zihniyet burayı da bozmuş. Zevksizlik, para hırsı, malzemeden ve estetikten
çalma ucuzluğu. Yani insan sormadan edemiyor; yahu hiç mi eski Datça’yı
görmediniz? Atalarınız, babalarınız neler yapmış hiç mi ders almazsınız?
 |
DM Residence otelinin manzarası |
 |
Datça'nın içinden heryerden denize girebilirsiniz |
 |
Datça çok sakin ve huzurlu bir yer |

Datça çok sakin bir yer.
Bunun en temel nedeni yarımadanın tamamının sit alanı olması. İnşaat yasak.
Ancak belli bölgelerde -o da taş kullanarak yapılabilen- inşaata izin var. Hiç
olmazsa iyice berbat olmadan korumaya almışlar. Prefabrik evlere de izin var galiba. Bazı uyanıklar kocaman evi yapmış, altına birer tekerlek koymuş. Hani her an gidebilirim, temeli olan bir ev değilim havası vermeye çabalıyorlar. Çok komik. E yapılaşma olmayınca rant da yok.
Dolayısıyla gelen yok. İkinci nedeni havalimanının olmayışı. Öyle bir coğrafya
ki ancak denize havaalanı yapılabilir. Bu da tabii müthiş bir maliyet. Böyle bir
talep de yok zaten. Eğer Datça’ya uçakla gelmek istiyorsanız ya Dalaman’a
inecek oradan 3 saat araba kullanacaksınız. Ya da Bodrum’a gelecek, 45
dakika araba kullanıp iki saatlik feribot yolculuğu yapacaksınız. Hal böyle
olunca da Datça emekli cenneti olup çıkmış. Ağırlıklı Ankara kökenli bürokrat kesim emeklisi. Fiyatlar Bodrum’un neredeyse
yarısı. Konut da öyle, kiraz da. Restoranlar da barlar da. Aklınıza ne gelirse
İstanbul’un üçte biri, Bodrum’un yarısı fiyata. Yaş ortalaması çok yüksek.
Datça’lıların bir lafı var; Allah sevdiği kullarını çok yaşasın diye Datça’da
yaratırmış. Doğru galiba. Palamutbükü’nün girişindeki mezarlıkta 80’nin
devrimeyen yok gibi.
Bizim haftasonu
eğlencemiz maceralı bitti. Biletini üç gün önceden aldığımız 17:30
Datça-Bodrum feribotuna kalkışa 10 dakika kala gelince, atmaca gibi
bekleyenlerden birine bizim yeri satmışlar. Tartışma filan derken feribot
gitti. Böyle bir laubalilik ve laçkalık karşısında doğal olarak çok sinirlendik.
Ahmet ile birlikte gişedekinin imzalı ifadesini alıp jandarmaya gittik.
Jandarma önce şaşırdı. "Bize vurdulu kırdılı kavga işleri gelir. Şimdi sizin bu
durumu ne yapsak, hangi prosedüre uyarlasak acaba?" diye epey düşündükten sonra savcıyı aradı ama galiba
ulaşamadı. Neticede biz şikayetçi olduk. Feribot işletmesini savcılığa verdik.
Sonuçta ne olur bilmem ama en azından jandarma ifadelerini alacak. Belki
mahkemeye çıkacağız. Böylece aklına estiği gibi çifte bilet satarken bir kez
daha düşünürler. Düşünsenize feribota kadar koşturarak gelmişsiniz, iki saat serin
serin yolculuk yapacakken, üçbuçuk saat araba kullanarak
Datça-Marmaris-Muğla-Yatağan-Milas rotasını izleyerek Bodrum’a gelebildik. Ya acil işimiz olsaydı. Ya da aramızda uçakla İstanbul'a gidecek biri olaydı.
Ama bu bile ağzımızın
tadımızı bozmadı. Datça’ya gitmek, Fevzi’de ege otları yiyip rakı içmek,
Palamutbükü’nde türkuaz denize girmek insana iyi geliyor. Bodrum’un en iyi yanı
bu işte. Canınız istedi mi Ege’yi karış karış gezebiliyorsunuz. Bu lafımı
dikkate alın, ne yapıp yapıp mutlaka ve mutlaka bir ilkbahar veya sonbaharda
Datça’ya gidin. Beni hatırlayıp, yazmıştı dersiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder