Geçtiğimiz çarşamba sabahı, yine iş nedeniyle üç
günlük bir İstanbul seyahati yaptım. İstanbul'da mesela Beylikdüzü bölgesinde
oturan biri saat 10:00’da Kartal-Maltepe'deki randevusuna yetişmek için kaçta
evden çıkmalı sizce? Tabii bu havanın yağışlı olup olmamasına, TEM’de bir
TIR’ın kayıp yan yatmasına, o gün İstanbul’da lodos olması gibi şeylere bağlı ama
ben saat 07:00’de evden çıkıp, 08:05’teki Sabiha Gökçen uçuşuna binip
09:10’da İstanbul’a indim. Daha zamanım olduğu için de havalimanında kahve
molası verip tam zamanında toplantıya gittim. Benim buradan İstanbul’daki
toplantıya yetişmem için 2,5 saat öncesinden çıkmam yetiyor. Bütün mesele rötar
olup olmamasında. THY’yi çok az kullandığım için de rötar yaşamıyorum.
 |
Bizim Yalıkavak'ın tüm halkı bu gemiye sığar da artan yere Gümüşlük'ten insan alırız |
İstanbul’a işlerimle ilgili geldiğim için zamanı iyi
değerlendirmek istiyorum ve bir güne mümkün olan maksimum işi sığdırmaya
çabalıyorum. Bazen günde iki, üç toplantıya giriyorum. Akşamları da dostlarla
yemek organizasyonları oluyor. E benim arkadaşlarımın hiç biri muhallebicide
yemek yiyen kişiler değil tabii. Dolayısıyla akşamları meyhanelerde yeniliyor,
içiliyor. Birkaç gün yoğun tempo sonrası Bodrum’a dönünce kendime geliyorum.
İstanbul ile aramıza giren yıllar arttıkça İstanbul’a tahammül sınırım da
gitgide aşağıya iniyor. İstanbul’dan ayrıldığım zamanki İstanbul ile şimdiki
arasında fark gittikçe artıyor. Her geçen gün trafik daha çekilmez oluyor, şehir
kalabalıklaşıyor. İçindeyken anlamadığımız şey tam da bu. Yani farkın yavaş
yavaş açılmasının bünyeye sinsice girmesi. Istakozu pişirirken ılık suyla dolu
tencereye atıp, altını açarak yavaş yavaş kaynama noktasına gelene kadar
fokurdatırlar ya, onun gibi. Yavaş yavaş bu şehir bünyede tahribat yapıyor.
Aşağıda iki resim var. Biri havalimanına gitmek için ofisten çıktıktan sonra
Tepebaşı’ndan çektiğim, binaların yığıldığı bir ufuk çizgisi. Diğeri ertesi gün
aşağı yukarı aynı saatlerde Akyarlar sahilinde çektiğim, ufukta Kos’un
göründüğü resim. Bir tür kişilik testi gibi; hangisinde yaşamayı tercih
ettiğiniz sizin kimliğinizdir. Tüm zorluklarına, kirli havasına rağmen büyük
şehir mi, sakin ve temiz havasıyla, ılık iklimiyle Ege mi? İkinciyi
seçiyorsanız dostlarınızdan, bazı kültürel etkinliklerden, sergilerden uzak
kalmayı kabul edeceksiniz. Ama karşılığında sağlığınızı, mutluluğunuzu, huzuru kazanacaksınız.
Siniriniz yıpranmayacak. Her zaman ılıman bir iklimde, güneşle içiçe
yaşayacaksınız. Taze sebze, meyve bulacak, balığın, deniz mahsülünün en
iyilerini yiyeceksiniz. Gözününüz hen an yeşil ve mavi görecek. Bu da bir
tercih.
 |
Akyarlan sahili |
 |
Akyarlar sahilinde güneşlenirken. Bir gün önce aynı saattlerde İstiklal Caddesi'nde kazak ve montla geziniyordum
İstanbul’dan ayrıldıktan sonra buraya yerleşince
buranın nimetlerini yaşıyorsunuz ve ardınızda bıraktığınız, oradayken günlük
hayatta normal gelen şeylere aslında ne kadar yabancı olduğunuzu
farkediyorsunuz. Geçtiğimiz günlerde İstanbul’dayken toplantı için Maslak’taki
plazalardan birine gittim. Asansör beklerken gördüğüm insan sayısını bazen gün
içinde burada görmüyorum. O gün gri bir hava vardı. Maslak zaten yeterince
kasvetli. Gülmeyen, mutsuz ifadeli çalışanların asansör beklerkenki ifadeleri
birçok şeyi anlatıyordu. O hayat normal bir hayat değil. Ama büyük şehirde öyle
yaşamak zorunda kalıyorsunuz.
|
 |
Bodrum'a dönmek üzere havalimanına giderken Tepebaşı'nda gri gökyüzü |
 |
Binalar binalar... çiçeksiz, yeşilliksiz çirkin binalar |
 |
Kaldığım Pera Tulip otelinin merdivenleri
İstanbuil’daki ilk akşam bizim ekiple, neredeyse tam
kadro Sabahattin’deydik. Mevsimin ilk lüferini yiyeceğim için seviniyordum ki
bugüne dek Sabahattin’de yediğim en tatsız lüferi yedim. Belki deniz henüz
yeterince serinlemediği için öyleydi bilemem ama alıştığım, aramızda “süt gibi”
tabir ettiğimiz lüfer gibi değildi. Hayal kırıklığı oldu. Belki bir dahaki
sefere lüfer bulabilirim. Ertesi akşam Asmalı Cavit’te başka arkadaşlarla
birlikteydik. Oradan Babylon’daki Shantel konserine geçildi ve bana daha once
yine Babylon’da olan oldu, kendimi kötü hissettim ve otele kaçtık. Galiba
yemekte içtiğim içkiden sonra Babylon’da bir anda gürültüye ve sıcağa girip
orada yine bir iki kadeh içkiyle devam etmek çarpıyor. Cuma günü de her zamanki
gibi 18:00 uçağı ile Bodrum’a döndüm. İstanbul’da o gün gömlek, kazak ve üstüne
montla bindiğim uçaktan saat 19:00’da yirmi derece ısıya sırf bir gömlekle
indim. Kapı açılır açılmaz Bodrum’a gelmiş olmanın neşesiyle derin bir ohhh
çektim.
|
 |
Bodrum'a geldiğim günün sabahı pırıl pırıl havada, bahçede kahvaltı |
 |
Akyarlar'dan Kos'a bakış |
 |
Bu cumartesi haftalık alışveriş Turgutreis pazarında yapıldı
O akşam İstanbul’un bünyede bıraktığı toksini atmak,
omuzlarımdaki yorgunluğunu gidermek için hafif bir yemek yiyip yatmayı
planlarken, bir gün once bizim Ahmet ile Mahmut Kaptan’da buluşuruz diye
konuştuğumuzu unutmuşum. Zazu’da makarna/soda programı derhal Mahmut Kaptan’da
rakı/mezeye döndü. Eğer tersi olsaydı, yani yorgun biçimde Bodrum’dan
İstanbul’a dönseydim ve o akşam bir meyhaneye gitmek durumunda kalsaydım
muhtemelen gidemez, programa katılamazdım. Ama burası insana iyi geliyor,
coşturuyor. E burası Bodrum.
Cumartesi günü Akyarlar sahilinde güneşlendik. Denize
de giren vardı ama biz şezlongda uzanmayı tercih ettik doğrusu. O saatlerde
İstanbul’un gri olduğunu öğrendim. Şaştım mı? Hayır…Akşam Bodrum’da cumhuriyet
yürüyüşü vardı. Cumhuriyet bayramı kutlamaları iptal edilmişti ama bu durum
halkın kendi bayramını kutlamasına engel olmadı. Kendiliğinden gelişen halk
yürüyüşünün coşkusu görülmeye değerdi. Aşağıdaki kısa videoda yürüyüşten bazı
sahneler size fikir verebilir. Genç, yaşlı, kadın, erkek binlerce insan
yürüyüşteydi. Bodrum halkı her zaman aydınlıktan yana, Cumhuriyetin değerini
bilen, bilinçli bir kitledir. Onun için burayı ele geçirmek isteyenler çok
numaralar çeviriyorlar. Onların buradaki ilçe başkanı uzun saçlı bir arkadaş
mesela. Konya’nın bir ilçesinde bu tipte bir başkan olması mümkün değil. Her
yere göre bir tip buluyorlar. Yerseniz. Oysa burayı ele geçirseler ne olacak?
Gün batımında rakı içmeyen, balık yemeyen, bu hayatın tadını ıskalayıp öte
tarafı düşünen zihniyet burada ne yapacak ki? Bodrum yüzü batıya dönüktür,
karanlık ve örümcek kafalılara gore bir yer değil.
|
 |
29 Ekim için motorsikletlilerin geçişi |
 |
Cumartesi akşamı Deniz Feneri'ne kavuştuk
Cumartesi akşamı dostlarla Deniz Feneri’ndeydik.
Harika bir sinariti paylaştık. Deniz Feneri’nin aşçısı bu işi çok iyi biliyor.
Sinariti kurutmadan pişirmek zordur. Hele yaklaşık 1,5 kiloluk sinariti
pişirmek daha da zordur. Yemekten sonra müzik dinlemek Adamik’e geçildi. Oranın
müzik türü bana hiç uygun değil, rock çalıyor. Ama huysuzluk etmedim, ekibe
katıldım. Biz oradan eve kaçtık fakat ekip geceyi Mandalin’de bitirmiş.
|
 |
Ortakent'te pazar kahvaltısı. İstanbul'da havanın gri olduğunu öğrenince bir kez daha Bodrum'da olduğum için şükrettim |
 |
Ortakent sahilinde bir acayip yer. Kapıda böyle bir Efe kılıklı manken var, nargile tutuyor
Pazar günü kahvaltı için Ortakent’e gidildi. Denizin
dibinde kumsalda saatler süren kahvaltı harikaydı. Sonra sahil yürüyüşü yapıldı
ve kahve için Gümüşlük’e devam edildi. Gümüşlük’e yerleşen İstanbul’lu ekip
denize giriyordu. Hava o kadar iyiydi. Bu arada Bodrum’da oturan birinden twitter’de
“Bodrum’a kış geldi” mesajını okuyunca şaşırdım. Önümde insanlar denize
girerken gelen bu mesajın pek inandırıcılığı olmadı tabii. Üşümüş herhalde.
|
 |
Gümüşlük'ten |
Pazar akşamı sakin geçildi. Bu haftayı cuma akşamına
kadar sakin ve evde geçirmeyi planlıyorum. Çünkü sonraki hafta bayram var ve
gelen giden olacaktır. Her akşam dışarıda yenip içilirse buradaki hayat kısa
surer. Bodrum’u uzun yıllar yaşayabilmek için kendimize dikkat etmeli, ölçüyü
kaçırmamalı. Bodrum size iyi bakmak için çok nimet sunuyor. Gerisi size, iradenize kalmış.
Size Bodrum’un sonbaharından bazı kareler
gösteriyorum. Anlattıklarım yeterli olmayabilir, göz görünce farklı…
yine güzel bir paylaşımdı...
YanıtlaSilteşekkürler...