Bayramı Bodrum’da daha
doğrusu Yalıkavak’ta geçirmeye kararlıydım. Kalabalık olacağını tahmin etmek
için kahin olmaya gerek yok ama evden pek dışarı çıkmadan, sabah herkes uyurken
denize girerek, gündüz sıcağında evin serin balkonunda oturarak, şezlonga uzanıp
kitap okuyup bayram krizini atlatırız diye düşündüm. Ancak henüz arife bile
olmayan perşembe günü, İstanbul’dan bindiğim Bandırma feribotunun tıklım tıkış
olması, güneye doğru olacak göçün benim tahminimin üzerinde bir yoğunlukta
gerçekleşeceğinin işaretiydi. Nitekim ertesi gün Bodrum’daki arkadaşlar
merkezin kalabalıklaşmaya başladığını söyleyince işin vahameti ortaya çıktı.
Aynı şekilde Cuma akşamı, ramazan nedeniyle tenhalaşan Yalıkavak çarşısında
bisikletle gezemeyecek kadar yoğun insan seliyle karşılaşınca tamam dedim bu
bayram da, geçen yaz bayramda yaptığımız gibi kaçmak lazım. İyi de İstanbul ve
Ankara’dakiler, Bodrum, Marmaris, Datça’ya akın edeceğine göre biz nereye
kaçacağız? Geçen yıl gittiğimiz Faralya’daki Beyaz Yunus aklıma geldi ama zor yer
bulunan mekanda, bayrama bir gün kala yer bulmanın mucize olacağını tahmin
ettim. Fakat yine de bir arayalım ve şansımızı deneyelim istedim. Aa, yer var
dediler. Biz de Bodrum ve Yalıkavak dolmaya başlarken Pazar sabahı Fethiye’ye
doğru yollandık.
 |
Milas'tan Yatağan yönüne çıkan rampalar artık duble yol olmuş durumda. Henüz bitmedi ama yarılanmış |
 |
Sakar'dan Akyaka'ya inen rampalar benim için bu coğrafyada en müthiş manzaralı yolların başında geliyor |
 |
Sakar rampalarının virajları da viraj olmanın hakkını veriyor |
 |
Gökova |
 |
Akyaka'dan Köyceğiz'e giden yeşil yol |
 |
Bunlar Fethiye'den Ölüdeniz'e giderken yeni yapılan siteler. Nasıl ama ne şahaneler di mi? |
Karşı şeritten Bodrum’a
akın sürerken ters yöne gitmenin tadını çıkararak Milas’a vardık ve kendimizi
dağlara vurduk. İki yıldır bu bölgede yol çalışması var. Daha da süreceğe
benziyor çünkü yapılan iş epey zorlu bir inşaat. Dağlar oyuluyor, bazı bölgeler
dolduruluyor, aradan yollar geçiyor falan. Yolun yarıdan fazlası bitmiş denebilir.
Geçen yıllarda kamyon arkasına takılıp çıktığımız Milas’tan Yatağan’a giden
yoldaki rampalar artık iki gidiş iki geliş olmuş. Tırmanırken solunuzda Milas
ovasını seyrederek yol alıyorsunuz. Daha sonra Bencik bölgesindeki yeni yola
bağlanıyorsunuz. Eski yol tek şeritti ve sık ağaçlar arasındaydı. Zaman
kaybettiriyordu belki ama çok güzel bir yoldu. Geçen gün yer yer yeni yolun
yanında eski yolu görebildim. Yirmi yıldır gittiğim yol artık yok olmaya terk
edilmiş. Zamanla asfalt çatlar, aradan otlar çıkar ve yol kaybolur. Akyaka’dan
Marmaris’e giden eski yol da, yeni yolun solunda öylesine durur. Bilenler
bilir, okaliptüs ağaçlarının gölge ettiği bu dar yol bir zamanlar Marmaris’i dünyaya
bağlayan yegane karayoluydu. Aynı durum, eski virajlı Datça yolu için de söz
konusu. İnsanı girip gireceğine pişman ettiren o virajlı yol, yeni yolun bazen
sağında bazen solunda görünüverir.
Neyse işte o yeni yoldan
bir anda Yatağan’a varıyorsunuz. Tüm ürkütücü ebadı ve sevimsizliğiyle termik
santrali geçtikten sonra ta Akyaka’ya kadar iniyorsunuz. Ula’daki Sakar
Geçidi’ni geçip Gökova’ya indiğinizde sağa saparsanız Marmaris ve Datça’ya
gidersiniz. Sapmadan doğru devam ederseniz Köyceğiz, Ortaca/Dalyan ve Dalaman’a
varırsınız. Sonraki büyük ilçe Fethiye’dir. Faralya da Fethiye’nin devamındaki
Ölüdeniz bittikten sonra başlar. Ölüdeniz’in meşhur Belcekız plajı biter bitmez
tırmanmaya başlarsınız. Gerçekten nefes kesen manzaraya bakmamak için
şoförlerde irade olması lazım. O yüzden size önerim, benim yaptığımı yapın,
arada durup kenara çekip manzaranın tadına varın. Çünkü göreceğiniz manzara
öyle böyle değil, insanda hayranlık uyandıracak kadar şahaserdir. İdida
ediyorum bir daha unutamayacaksınız. Faralya denize inen dik yamaçları ve
kayalık sahiliyle birkaç kilometre önceki Ölüdeniz’den bambaşka yapıdadır.
Orası kumluk sahildir, burası kayalık ve ulaşması zor sahildir. İlginçtir,
Faralya’nın coğrafi olarak bitiminde de çok uzun kumluk olan Patara sahili vardır.
İki plaj ve düz sahil arasında muhteşem Faralya coğrafyası yer alır. Artık
milyonlarca yıl önce nasıl depremler olmuş da buraları böyle buruşturmuşsa. Faralya
yüzünü Akdeniz’e dönmüş, sırtını da Baba Dağı’na dayamıştır. İşte o dağ ve
tepeler sahile inerken harika koylar oluşturmuştur. Kelebekler Vadisi ve Kabak
Koyu bunlardan sadece ikisi.
 |
Ölüdeniz'den Faralya yönüne giderken |
 |
Faralya Köyü. Yeni adıyla Uzunyurt. Yüce devletimizin şu isim değiştirme kompleksine çok gülüyorum |
 |
Kıvrıla kıvrıla giden yolu görüyor musunuz? Bulunduğumuz yerin on metre sonrası uçurum ve Kelebekler Vadisi |
 |
Son depremde kayaların yuvarlandığı zirve |
 |
Belcekız plajı |
 |
Müthiş kumsallar |
 |
İki adım daha atıp aşağıya bakmaya cesaret edip Kelebekler Vadisi'nin bir bölümünü fotoğrafladım. Bundan ilerisine gitmem mümkün değildi |
 |
Yavaş yavaş tırmanmaya başlarken... Yolu seçebiliyor musunuz? |
Akyaka’yı indikten ve
Fethiye’ye varıp da Ölüdeniz’i geçtikten sonra tırmanıp Faralya köyüne gelince
arabayı Yörük Evi denen yerde bıraktık. Beyaz Yunus’un usta aşçısı Ali’nin evi
buradadır ve mekanda çevrenin en iyi gözlemesi ile yaprak sarması bulunur.
Üstelik ev tepededir ve altınızda yeşillik, sonra da uçsuz bucaksız Akdeniz
uzanırken yersiniz bu lezzetli malzemeyi. Biz de Bodrum’dan çıkarken kuvvetli
olmayan bir kahvaltı yapmıştık. Çünkü planımızda Yörük Evi’nde gözleme ile
sarma yemek vardı. Biz yemekleri yerken Beyaz Yunus’un kamyoneti geldi ve bizi
aldı.
 |
Yörük Evi'nde yerken manzaramız buydu işte. Alıp başını giden şu kavak ağacına ayrıca vurgunum |
Arabayı bu sene aşağıya indirmedik çünkü geçen seneye kadar kullanılan
yolu değiştirmişler. Eski yol da asfalt falan değildi ama yeni yol eskisinden
çok daha tozlu, çok daha çukurlu, arabanıza yazık olur dediler ve kendi
kamyonetleri ile bizi alıp aşağıya indirdiler. İyi ki de öyle yapmışız, yol çok
zorlu bir parkurmuş. İlk yağmurda ne olacak merak ediyorum. Eski yolun
değişmesinin nedeni, yol üzerine kondurulan bir ik ev ve Beyaz Yunus’a varan tarafta
muhtarın hak iddiası. Muhtara köyün ne ihtiyacı varsa yapalım, böylece kullanım
bedeli ödemiş olalım denmiş ama galiba muhtar bağışı nakit olarak isteyince
yeni yol açmak daha uygun düşmüş. Bu yıl dikkatimi çeken bir başka şey, aşağı
yukarı ondört dönüm olduğunu duyduğum Beyaz Yunus’un arazisinin telle
çevrilmiş, sınırlarının belirtilmiş olması. Sebebi; rant. Eskiden herkesin
arsası birbirinin içine girmişken oralarda yapılaşma başlayınca mülkiyet de ön
plana çıkmaya başlamış. Her yerde benzeri şeyler yaşanmıştı, sıra Faralya’ya
gelmiş. Zaten yol üzerinde yapılan yeni otel, motelleri gördük. Neyse ki
şimdilik acayip yapılar yok. Malzeme olarak ağırlıkta taşın kullanıldığı
yapılar. Ama nereye kadar böyle gider, korunur mu? Sanmam. Bodrum’a, Datça’ya
ne olduysa oralara da o olacaktır. Türk para kokusunu aldı mı gözü birşeyi
görmez, hoyratlığı artar, çevre mevre dinlemez. En acıklısı da yerlilerin bu
işe teşne olması, üç kuruş için torunlarının geleceğini satmaları.
 |
Beyaz Yunus'un tam bulunduğu nokta |
 |
Faralya Likya Yolu üzerinde |
 |
Köyden Beyaz Yunus'a inen yol |
 |
Kamyonet arkasında havadar bir şekilde yolculuk |
 |
Beyaz Yunus'un ana girişi. Tabela falan aramayacaksınız. Başka yer yok zaten |
Neyse, bu ayrı bir konu.
Ben size Beyaz Yunus’u ve geçirdiğimiz üç günü anlatmayı sürdüreyim. Aslında
Faralya ve Beyaz Yunus’u daha önce yazmıştım. O zaman isminde Oyster de
geçiyordu. Oyster Beyaz Yunus gibi uzun bir isimdi galiba. Ayrıca bir de Ölüdeniz’de
Oyster var. Beyaz Yunus diye bir de balık ağırlıklı restoran vardı, o da
Ölüdeniz’deydi. Epey karmaşık bir durum. Bunların tümü aynı kişinindi galiba.
Sonuçta Oyster Residence Ölüdeniz’de kalmış, bizim üç yıldır Ağustos ayında
gidip üçer gece kaldığımız yer ise artık Beyaz Yunus olmuş.
Beş altı yıl önce
Ölüdeniz’deki Jade’de tanıştığımız, sonra geçen yıl Beyaz Yunus’ta yeniden
karşılaştığımız, oranın herşeyi olan Can artık orada çalışmıyor ama çocukluk
arkadaşı Deniz’i bulup ikna etmiş. Şimdi Can’ın yaptığını Deniz yapıyor. O da
aynen Can gibi çok cana yakın, neşeli, sevimli biri. Misafirlerini rahat
ettirmek için her şeyle ilgili. Zaten Beyaz Yunus öyle katı kuralları olan bir
otel falan değil. Toplamda yedi sekiz evcik var. Evcik diyorum çünkü bungulov
tipi yapılar. Beton ve taş karışımı malzemeyle yapılmış, önlerinde balkonu veya
verandaları olan büyükçe odalar diyebiliriz. Bizim kaldığımız, geçen yıl da
kaldığımız evdi. En önemli özelliği, sadece bu eve özgü olan, geniş
balkonundaki cibinlikli yatak. Tahmin edeceğiniz gibi üç geceyi bu yatakta,
dalga sesini dinleyip yıldızları seyrederek geçirdik (Arada arı da soktu ama o
kadar olur. Börtü böcekle iç içe olmanın bedeli).
 |
Üç gece yıldız seyrederek uyumak... |
 |
Kışın da gelebilirsiniz |
 |
Bir oda, banyo ve verandadan oluşan evcikler |
 |
Soldaki merdivenler bizim odaya çıkıyordu |
 |
Beyaz Yunus'un mutfağı |
Beyaz Yunus’ta üç
İngiliz çift kalıyorlardı. Bizimle birlikte müşteri sayısı sekiz oldu. Arazi
ondört dönüm civarı, ama yaşam alanı olan kısmı bunun üçte biri diyebiliriz.
Kalanı mutfaktı, jeneratördü, çamaşırhaneydi gibi işlevler için ayrılmış. Bir
bölümü ise öylesine duruyor. Yani sonuçta dört beş dönümde sekiz kişisiniz.
Söylememe gerek yok ama etrafta yol olmadığından araba falan geçmiyor. Tek
motor sesi günde bir iki kez yukarı köye gidip gelen tesisin kamyonetinin sesi.
Onu da ağustos böceklerinin sesi bastırıyor zaten. Çam ağırlıklı dev ağaçların
altında gizlenmiş evlerden çıkıp, oranın ihtiyaçlarını karşılayan sebze bahçesini
geçip sahile inen dik kayalıkların tepesine konuşlandırılmış şiltelere uzanıp
Akdeniz’i seyrediyorsunuz. Yani gün böyle başlıyor. Kahvaltıdan önce denize
girebilirsiniz tabii ama girip çıkmak biraz zahmetli olunca önce kahvaltıya
yöneliyorsunuz. Abartısız kahvaltıyı yaptıktan sonra oraya buraya serpiştirilen
sedirlere geçiyorsunuz ve öğlene kadar sürecek yatay pozisyonda kitap, İpad
seansı başlıyor. Arada aşağıya inip kayalıklar arasından inanılmaz bir denize
giriyorsunuz. Su Antalya gibi sıcak değil. Ilık, dibindeki taşlar nedeniyle
türkuvaz ile zümrüt yeşili parlak bir rengi var. Gözlükle girerseniz epey
gezinebilirsiniz. İrili ufaklı kayalar ve dipteki doku çok güzel. Sizi aşağıdaki resimlerle başbaşa bırakayım...












Öğle yemeği için belli
seçenekler var. Salatalar, spagettiler, ızgaralar gibi. Akşam ise aşçı Ali neyi
uygun görmüşse onu yiyorsunuz. Ali çok usta. Artık kapanan ve otele dönüşen
eski adıyla Beyaz Yunus restoranında aşçıymış. Ki o dönem gitmiş, yemeklere
vurulmuştum. Şimdi daha sakin bir hayata geçmiş, yüzlerce kişiye değil, sadece
sekiz on misafire hünerini gösteriyor. İlk akşam için -Bodrum’dan telefonla
konuşurken- ızgara balık ve iri karides yapar mısınız diye sormuştum. Faralya’ya
vardığımızda bize harika karides ızgara ve tam kıvamında ızgara edilmiş
yaklaşık 900 gramlık levreği sundular. O akşam bir büyük şişe rakı nasıl bitti
sormayın. Samanyolunun ve elinizle tutacakmışcasına yakın olan milyarlarca
yıldızın altında dalga sesi dinleyerek yenen yemek, ortamıyla da, lezzetiyle de
enfesti. Beyaz Yunus’ta kalan İngilizler hep çok sakin insanlar. Zaten ortam
öyle bir ortam. Hareket, eğlence isteyenlere asla uygun olmayan mekana gelenler
de haliyle sakin ve sessiz insanlar. Bütün gün herkes kitap okuyor,
güneşleniyor ve uyuyor. Tahmin edeceğiniz gibi ne radyo çalıyor, ne müzik
yayını var, ne de bir TV bulunuyor. Tatilde veya günlük hayatında hep
birilerine, kalabalığa ihtiyaç duyanları hiç anlamadım. Kendisiyle barışık
olmayan, kendini oyalayamıyor. O zaman da hep birilerine sarmak ihtiyacı
doğuyor. Beyaz Yunus’ta sakin ve huzurlu tatil geçirebilmeniz için önce sizin
sakin ve huzurlu olmanız lazım. Sonra da kalabalıktan bir süreliğine de olsa
kaçmanın size iygi geleceğini bilmeniz lazım. Yoksa buraya gelirseniz çantanızı
yere bırakmadan aynı kamyonetle geri dönersiniz. Herşeyi burada, aynı yerde
yapıyorsunuz. Yani yemek, dinlenme, uyku, yüzme... Aşağıda Beyaz Yunus'un bahçesinden çeşitli kareleri görebilirsiniz.
 |
Bütün gün bu yastıklarda geçiyor |
 |
Yediğimiz domates, kabak gibi sebzeler bu bahçeden |
 |
İştah açan kahvaltı masası |
 |
Hava karardığında evlere giden yolu işaret eden gaz lambaları size eşlik ediyor |
Canınız başka bir yerde
yemek isterse o toz toprak yolu çıkıp, on kilometre kadar gitmeniz gerek ki
gideceğiniz yer Ölüdeniz ve orada iyi yemek yiyebileceğiniz yer bulmanız pek
mümkün değil. Ölüdeniz aynı anda köfte, tavuk, balık, pizza ve meksika mutfağı
sunduğunu iddia eden garip restoranlarla dolu. Balık yiyecek olsanız onlardan
birine gitmezsiniz herhalde. Neyse, Beyaz Yunus’un ortamı çocuklu aileler için
de hiç uygun değil. Boşluğunuza gelip gözünüzü çocuğunuzdan ayırıp arkanızı bir
an döndüğünüzde çocuğunuz kayaların üzerinden Akdeniz’e düşebilir. Hal böyle
olunca çocuklu aileler gelmiyor. Tabii bu da sessizlik demek. O sessiz ortama
üç yaşında şımarık bir Türk kızını ve peşinden koşup kızına anneciğim diyen
anne, babacığım diyen babayla üçlü bir aile koyun bakın ne oluyor. Ortamı
germek ve mahvetmek için yeter.
Beyaz Yunus sezon başında
yıllık olarak bir İngiliz şirketle anlaşıyormuş. Şirket evlerin -ya da odaların
diyelim- biri hariç diğerlerini yıllık kapatıyor. O bir odayı da bizim gibi
münferit gelenler kullanıyor. Bu yıl hem Avrupa’daki ekonomik kriz, hem Haziran
ayında Fethiye’de yaşanan deprem gelen İngiliz sayısını azaltmış. Bilirsiniz
İngilizler Avrupa’nın en tedirgin ve cimri halkıdır. En ufak bir ekonomik
krizde derhal aşırı tasarrufa giderler. O yüzden geçtiğimiz kış Yalıkavak’ta
bir tane İngiliz kalmamıştı. Üstelik İngiliz basınında Fethiye’deki deprem
haberleri bazı gazetelerde Van depremi görüntüleriyle birlikte verilince İngilizler
iyiden tedirgin olmuş. Gerçek anlatılana kadar da Ağustos ayı gelivermiş.
Faralya’da günler nasıl
geçiyor derseniz anlatması çok kolay. Sabah kahvaltı, deniz, kitap, öğlen
yemeği, uyku, deniz, kitap, güneş batışını seyretmece, akşam yemeği, yıldız
seyretmece, uyku. Gerçekten de böyle geçiyor. Ha siz eğer trekking falan
seviyorsanız o zaman işiniz iş. Bilesiniz ki bin yıllık Likya yolu üzerinde kalmaktasınız.
Beş altı kilometre sonra Kabak koyu var. Malum Likya yolunu izleyerek Antalya’ya
kadar yürüyebilirsiniz. Tabii Ağustos ayının 46 derecesinde denize girmek
varken bu yolu seçiyorsanız bütün yollar sizin. Ama gittiğiniz yol yol değil onu
söyliyeyim.
Güneş bu mevsimde Beyaz
Yunus’un tam karşısından batıyor. Ağustos ayı sıcak olduğundan denizde hep bir
pus oluşur. Çok uzaklar net görülmez. Güneş batarken karşıdaki adaların ve
Marmaris’in güney ucundaki Bozburun yarımadasının bir bölümünü arkadan aydınlatıyor.
Ufukta buraların silüeti beliriyor. İşte aşağıda fotoğraflardan da göreceğiniz
gibi gündüz hiç bir şeyin gözükmediği ufuk hattında gün batımında Rodos’un bir
ucu ve Marmaris’in güney ucu beliriveriyor.
 |
Bu fotoğrafı çekerken filtre kullanmadım |
 |
Teleobjektif ile çektiğim bu fotoğrafta güneşin batarken ortaya çıkardığı silüet Marmaris'in güney ucu, Bozburun yarımadasının Fethiye'ye bakan yüzü |
 |
O akşam çıkan yeni ay |
Bu üç gün tam terapi
gibi oldu. Diyeceksiniz ki zaten Bodrum’da yaşıyorsun, sakin yerdesin neyin
terapisi? Ne bileyim, iyi geldiğine göre benim de ihtiyacım varmış diye
düşündüm bir an. Ya da bana öyle geldi kim bilir? Faralya’ya gidip doğadan
etkilenmeyen birini anlayamam. Elbette anlattığım tarzda bir tatil herkese
uymaz. Ama en azından tepeye çıkıp manzarayı görüp etkilenmek için bile bir
gidip görmek gerek. Ben ilk fırsatta bir daha gitmek istiyorum. Eğer bu yıl fırsat
olmazsa o zaman son üç yıldır olduğu gibi seneye gitmek isterim. Ege’nin güneyinin,
Akdeniz’in kuzeyinin bu güzelliklerine yakın yaşıyor olmak bana çok iyi
geliyor.
 |
Akyaka'da Halil'in Yeri |
 |
Şahane kalamar tava (Gökova'da taze kalamar bulamıyorum deyip bize dondurulmuş kalamarı itelemeye çalışan Akyaka'ya bağlı Akbük'teki restorancı aklıma geldi. Burası da Akyaka'da) |
Dönüş yolunda artık klasikleşen Akyaka'da Halil'in Yeri'nde durmadan edemedik. Dışarıdı sıcaklığın 40 dereceyi aştığı bölgede buz gibi suyuyla derenin verdiği serinlik şahanedir. Tabii yemekleri de... Sadece yemek sonunda ikram edilen kahveyi içmeyin diyeyim.
Bodrum’un kalabalığından kaçıp üç sakin gün geçirdiğimiz Beyaz Yunus’ta bizi gerçekten evimizde hissettiren Deniz’e, Gökhan’a, aşçımız Ali’ye, bahçeden sorumlu Bayram’a ve eşi Aynur hanıma teşekkür etmek isterim. Tabii bizi Faralya’ya alıştıran Can’a da.
merhaba serdar bey, fiyatları hakkında bilgilendirebilir misiniz acaba bizi? :)
YanıtlaSiloda, kahvaltı, akşam yemeği dahil iki kişi sezona göre ortalama 400 TL civarı
SilO taraflara tekrar giderseniz Kabak Olive garden da yemek yemenizi tavsiye ederim.
YanıtlaSilhttp://www.olivegardenkabak.com/
Teşekkür ederim.
Sil