Yıllar önce Bodrum'a, ardından on dört yıl sonra da Gökova'ya göçen bir İstanbullunun gözünden, Glaros adındaki yelkenli teknesiyle yaptığı seyirler, bu coğrafyadan, Ege koylarından ve karşı adalardan hayatına dair notlar.
Yalıkavak'ta rutin bir hafta
Bağlantıyı al
Facebook
X
Pinterest
E-posta
Diğer Uygulamalar
-
Tabii yazın burada
günlerim sabah denize gir, öğlen uyu, akşam nerede yiyelim içelim rutininde
geçmiyor. Öncelikle burada hayatı çalışmadan sürdürebilmek için bir finansör
arayışındayım yeri gelmişken bunu buradan belirtmeyi görev sayarım. O finansör
bulunana kadar kendi başımın çaresine bakmak durumunda olduğumdan çalışıyorum.
Neyse ki işim laptopumun ve internet bağlantısının olduğu her yerden
yapılabildiğinden burada yaşayabiliyorum. Burada yaşamak için para kazanmam,
para kazanmam için de çalışmayı sürdürmem gerekiyor ya. İşte hal böyle olunca
bazı haftalar oldukça sakin ve burası ölçülerinde normal ve sıradan
geçebiliyor. Belki ara sıra buradaki normal geçen günlerimi, haftalarımı yazmam
bloğu izleyenler için yararlı olabilir diye düşündüm. Hani hep laylom, hep Datça,
Fethiye, Selimiye, Marmaris filan gezmiyorum, o bakımdan...
İyisi mi geçtiğimiz bir
haftayı aktarayım. Burada –yani halen yaz olduğundan Yalıkavak’ta- günlerim
nasıl geçiyor, bir fikir versin.
Bodrum'a taşınırken onbeş günde bir gelip giderim, toplantıya giderken giyerim diye epey bir giysimi ofiste bırakmıştım. Gerek kalmadı, toparladım Bodrum'a getirdim. Yavaş yavaş ofisi de boşaltıyorum
Oteldeki odamdan İstanbul manzarası... en sevdiğim (!), gri haliyle
Bilenler biliyor,
bilmeyenler için yazayım, ben bir grafik tasarımcıyım. Son onbeş yıldır bu işin
“kurum kimliği” konusunda kafa yormaya başlamıştım. Beş yıldır da sadece bu
dalda iş üretiyor, danışmanlık yapıyorum. Kurum kimliği için önce bir “kurum”
gerekiyor, o da yetmez kurumun kimliğe ihtiyacı olduğunu fark ederek, bunu talep
edecek nitelikte olması gerekiyor. Dolayısıyla büyük kurumlarla işim oluyor ve
bu tür kurumlar da iş dünyasının başkenti İstanbul’da bulunuyor. Yani servis
verdiğim müşterilerimin tümü İstanbul’da olduğundan ayda bir bazen iki kere
İstanbul’a gidiyorum. Bu gidişlerim yaz aylarında tüm sektörlerin rehavete
girmesiyle birlikte birbuçuk ayda bire iniyor ve bundan çok memnunum.
Geçtiğimiz hafta da yeni bir proje için İstanbul’a gittim. Müşterilerimin çoğu
direkt olarak beni bulurlar ama bazen de ajans kanalıyla bir araya geliriz. Bu
proje de epey önemli, büyük bir proje ve beni bulan/öneren Türkiye’nin itibarlı
bir ajansı. Malum, blogda işlerimle ilgili marka adı, kurum adı vermediğim için
buraya ajansı da kimlik hazırlayacağımız markayı da yazmıyorum. Geçen pazartesi
yani 17 Eylül günü saat 15 civarı Maslak’ta ajansın merkezinde bir araya
gelecektik. O sabah denize girdim, yüzdüm. Kahvaltımı yaptım. Öğlen 13:30 uçağı
için 12’yi biraz geçe evden çıktım. İşlemleri internetten hallettiğim, biniş
kartımı bastığım ve bagajım da olmadığı için direkt uçağa gittim. Tam zamanında
kalktık, tam zamanında indik ve 15:30’daki toplantıya 15 dakika erken gittim
biraz oyalandım bile. O gün İstanbul’da okullar açıldığından millet arabasını
çıkarmamış olmalı ki Yeşilköy-Maslak 20-25 dakika kadar sürdü.
Benim için İstanbul demek iki toplantı arası yemeği geçiştirmek, yani hayatı da geçiştirmek demek
İstanbul'da arada yenen sandviçlerle hayat geçiyor
Toplantıdan
sonrası boştu, ofise uğrayıp otele geçecek ve akşam kadim dostum Haluk ile
Asmalı Cavit’te rakı içmek üzere buluşacaktık. Araya bir toplantı daha girdi,
Maslak’tan Akmerkez’e geçip o görüşmeyi de yapıp otele öyle döndüm ki pilim
azalmıştı. Bodrum’da hayatımın yavaş aktığını söyleyip duruyorum. Daha o sabah
da rutin bir sabah olarak başlamış, denize girmiş Ege’nin kadife gibi suyuyla gevşemiştim.
Üstüne yarım günlük İstanbul koşturması fazla geldi. Hiç dinlenmeden duş yapıp
Asmalı Cavit’e gittim. Biraz sonra Ahmet Coka aradı, o da geliyorum dedi.
Böylece masada iki ayrı nesilden üç grafik tasarımcı olarak sohbete daldık.
İkinci küçük Tekirdağ biterken kalkıldı çünkü ertesi gün yine iki toplantım
vardı ve akşam Yalıkavak’ta Çardaklı Memet’in yerinde rakıya bekleniyordum.
Ertesi gün sabaha karşı
gök gürültüsü ile uyandım. İşte beni böyle havalar çok sıkıyor. Yağmuru hiç
sevmem. Gri havadan nefret ederim. İstanbul’un toz gibi yağan sinsi yağmuru ise
İstanbul’u terk ederken bir daha görmeyeceğim için çok sevindiğim şeylerin
başında geliyordu. İstanbul’da yaşamak her gün daha zorlaşırken öyle yağmurlu
havalarda hayat daha daha da zorlaşıyor. Yalıkavak’taki evden çıkarken hava
raporunda İstanbul’a yağabileceğini görünce dolabı açıp yağmurluk aradım ama
Bodrum’daki evde bırakmışım. E normal tabii, Yalıkavak’a en son mayıs ayında
yağmıştı daha da damla düşmedi. Otelin kapısından çıkar çıkmaz uyanık bir
girişimci “Al bay, bayan 10 TL” diye şemsiye satıyordu, kaptım bir tane. O günü
de iki toplantıyla bitirdim. Arada yarım saat ofise uğrayabildim. Planımda
kuzenim Hakan’ın Lale Plak mağazasına da uğramak, CD alışverişi yapmak vardı ama
ancak hatır sormak için beş dakika uğrayabildim ve ver elini havalimanı. Uçak
zamanında 18:00’de kalkıp yine zamanında inince beni Yalıkavak’ta Çardaklı’da
masada bekleyen kadim dostlara saat 20’de yetiştim.
İstanbul’a gitmeden bir
gün önceki Pazar günü, İstanbul’a her gidişimde bir araya geldiğim ekipten
genellikle fotoğraflarına yer verdiğim dostlarımdan Yıldırım, Selçuk ve Dildade,
Gündoğan’a tatile gelmişlerdi. Pazar akşamı birlikte yedik içtik ve siz devam
edin ben bir İstanbul yapıp geleyim deyip Pazartesi onlardan ayrılmıştım. Salı
akşamı dediğim gibi masaya yetiştim.
Mahallemizin plajında bu hafta şezlonglar artık bize kaldı
Denizde bazen hiç kimse olmuyor, bazen de iki üç kişi oluyor
Eylül ile birlikte insanlar gidince ortalık sakinleşti ve doğa da buna uydu.
Bu hafta sabahları Yalıkavak sahilindeki yürüyüş parkurumdan
Çarşamba sabahı, iki
günlük İstanbul tozunu, pasını ve ruhumdaki tahribatını atmak için erken kalkıp
önce Yalıkavak sahilinde yürüdüm sonra da yüzdüm. Normal ayarlarıma dönünce
hayata yeniden iyi bakmaya başladım.
Ekiple akşamları farklı
yerlerde yiyip içtik. Pazar akşamı Yalıkavak’ta Deniz Kızı’nda, Salı
Çardaklı’da, Çarşamba Bodrum’un içindeki Berk Balık’ta ve Perşembe akşamıysa
Gümüşlük’te Limon’daydık. Biz Bodrum’da yaşayınca, özellikle yazın gelen giden
dostumuz çok olduğundan arka arkaya gecelerde dışarıda yiyip içmeye alışığız.
Sonra birkaç gün ara veriyoruz tabii. Ama bizim İstanbul ekibi bizim kadar
antrenmanlı olmadığı için son akşam dağıldılar. Bir önceki rakılı Berk Balık gecesinden
sonra kahve içmek için Zazu’ya uğramıştık. Bizim Ahmet kahveden önce ortaya
tekila şişesini getirince dağılma orada başladı. Benim sekizinci gecem,
dostların da beşinci gecesiydi ve piller bitti. Burada insan büyük şehirlere,
mesela İstanbul’a göre daha fazla içebiliyor. Ertesi sabah da birşey olmamış
gibi kalkabiliyor. Ama bunun için burada epey bir süre yaşamanız, oksijeni,
iyotu yıllar içinde vücudunuzun emmesi şart. Temiz hava, egzosa ve kirli havaya
alışık bünyede rahatsızlık yaratabiliyor. İki günde hemen adapte olunmuyor.
Dildade ve Yıldırım İstanbul'dan geldiler... Limon'dayken
Selçuk da İstanbul'dan gelen ekipten. Berk Balık'tayken
Yıldırım ve Dildade ile Berk Balık'ta
Beşinci akşam ekibin pili bitince Limon'da bir şişe şarabı dört kişi içtik
Perşembe günü arkadaşlar
İstanbul’a döndüler ben de normal hayatıma döndüm. Yani sabahları yürüyüş veya
bisiklet, sonra deniz. Kahvaltı üstüne çalışmaya başlamaca. Saat akşamın beşine
kadar evden pek çıkmadan çalışıyorum. Eğer hava çok sıcaksa arada bir deniz
kaçamağı oluyor o ayrı.
Akşamüstü bisiklet turundan sonra denize girmek iyi geliyor
Şu sponsor işi şaka
tabii ama işimi bir şekilde yavaş yavaş devretmeyi, bir tür koçluk yaparak,
İstanbul’a daha da az giderek buradan götürmeyi istiyorum. Daha doğrusu yol
gösterici, yönlendirici olarak çalışmaktan söz ediyorum. Yani altmış yaşında
logo tasarlamak benim için çok cazip değil. Bazı projelerde beraber olduğumuz,
şirketinin Türkiye temsilcisi gibi çalıştığım Chermayeff & Geismar Studio
ortağı, artık Amerika’nın tasarım duayeni Ivan Chermayeff gibi olmak bana göre
değil. Chermayeff seksen yaşına geldi hala senede bir iki New-York’tan buraya
geliyor, ya da başka ülkelere gidiyor, sunum yapıyor. Onun hayata bakışı ile
benim bakışım farklı. Ben eğer becerebilirsem o yaşlara gelmeden önce bir küçük
tekneyle Gökova’da gezinmeyi istiyorum.
İşlerin arasında zaman yaratıp Mahmut Kaptan'ın kitabı üzerine de çalışıyorum. Bakarsınız bundan sonra hayatımı kitap yaparak kazanırım, belli mi olur?
Geçtiğimiz on gün içinde Limon'a üç kere gittik. Bu Kalimnos ile Leros adaları arasından güneşin batışı
Limon'dan
Limon'dan
Bu da rakılı gün batımı soframız... Yine Limon'da
Cumartesi günü Bodrum'da kuzeyden esen etkili bir rüzgar vardı. Bu gibi durumlarda Yalıkavak'ın denizi tatsız olur çünkü Yalıkavak kuzeye bakar. Böyle olunca yarımadanın güneye bakan koylarına kaçarız ve orada sakin denize ulaşırız. İşte cumartesi günü de yolu uzatarak Yalıkavak-Gümüşlük-Kadıkalesi-Turgutreis üzerinden Akyarlar'a gittim. Dönüşü de aynı yoldan geri dönerek değil, Bodrum istikametinde yaptım. Böylece Akyarlak-Karaincir-Bağla-Ortakent üzerinden Yalıkavak'a vardım. Bu da yarımada turuna yakın bir etaptı ve 110 km tuttu.
Kuzey batıya dönük Turgutreis'te deniz dalgalıyken...
... burunu dönünce birkaç kilometre sonra Akyarlar'da deniz sütliman olabiliyor
Akyarlar
Karaincir
Yahşi tepeleri... bu evleri kim niye alır ki? Evinizin anahtarını sahilde unuttunuz mu yandınız
Haftasonu Gümüşlük
Gümüşlük
Gümüşlük
Biraz önce söylediğim
gibi, böyle üst üste yenip içilen gecelerin sonunda ara veriyorum. Bu akşam
beşinci akşam ve program Deniz Kızı’nda, denizin üstündeki platformda bulunan
masaya oturup güneşi batırmak. Burada yaşadığım için şükretmek. Bize olağanüstü
ahtapotları cömertçe sunan Ege’ye ve onu iyi pişiren ustaya teşekkür edip
kadehlerimizi sağlığa kaldırmak.
Bu videoyu dün akşam çektim. Yani Deniz Kızı'na gittik ve orada kaydedip yazıyı yazdığımın ertesi akşamı ekliyorum.
Bu girişi yapmak zorunda kaldım çünkü benden kişisel tatil programlarını yapmamı bekleyenler, rezervasyon konusunda yardım isteyenler, kalmayı düşündükleri tesisleri yazıp hangisinde kalalım diye soranlar o kadar çoğaldı ki, tümüne birden cevap yazamadığım için buraya yazıyorum. Anlayışınız için teşekkür ederim. Bu yazı benim gözlemlerimi anlatıyor. Yani kişisel tercihlerime göre yazdım. Buraya yazmadığım konularda bilgi sahibi değilim. Ve lütfen kişisel tatiliniz için benden güzergah, yemek mekanı, bölge vb. talep etmeyin. Veya "nerede kalalım?" veya "çocuğumla geliyorum, kum nerede iyidir, deniz Mayıs ayında soğuk mudur?" gibi sorular yöneltmeyin. Bildiklerim yazdıklarımdan ibaret. Bu sorulara cevap veremeyeceğim. Şimdi yazıya başlayabilirim... Diyelim tatilinizi Bodrum’da geçirmeye karar verdiniz. İlk söyleyeceğim, keşke Haziran ayında gelseydiniz. Ama artık çok geç. Yıllık izninizi Temmuz ve Ağustos aylarında kullanmak zorundaysanız kalabalığı göze alıy...
Zaman geçtikçe, çok okunan yazıları güncellemem gerekiyor. Bu yazı da onlardan biri. Daha önce eklediğim bu kısa girişe bazı eklemeler yapmak istiyorum. Bu yazıyı yazdığımdan bu tarafa altı yıl geçmiş. Bu süre içinde Bodrum'da neler değişti? Gözlemlerimi buraya aktarmam gerekiyor çünkü "iş" konusunda çok soru alıyorum ve durum bu yazıyı yazdığım günlere göre çok kötü. Öncelikle şunu belirteyim; Bodrum altı yıl içinde hızla bozuldu, kalabalıklaştı, düzensizleşti. Bodrum şu sıralar İzmir'den sonra en çok göç alan ikinci yer. Ama ne bu kalabalığı kaldıracak alt yapısı var, ne doyuracak iş fırsatı var. Buranın ekonomisi ağırlıklı olarak turizm ve inşaat ile döner. Eğer kendi işinizi -evinizden bilgisayarla- yapabilecekseniz sorun yok. Ama iş arayacaksanız işiniz çok ama çok zor. Çünkü Bodrum'da şöyle bir kural var: Burada ücretler Bodrum işi, kiralar İstanbul işi. Ben göçtüğümde kiralarda üst sınır 1.000-1.200 TL civarıydı, bugün 3.000-4.000 TL lafl...
Yeni Giriş Notu: Bugün 4 Mayıs 2021 Salı. Aşağıdaki yazıyı yazdığımda Bodrum'a yakın zamanda yerleşmiş, buranın nimetlerini paylaşmayı seven biriydim. Yazıyı, insanların aklında hayatlarını değiştirme fikri varsa buna destek olmak amacıyla, naif duygularla, açık yüreklilikle yazmıştım. Aradan geçen zaman fikirlerimi değiştirdi maalesef. Çünkü Bodrum'a hayatını değiştirmek değil Bodrum'u değiştirmek isteyenler gelmeye başladı. Bu insanları sevmedim. Kıyıları, tepeleri, boş buldukları her araziyi betona çeviren insanlardan, buralara gelenlerden, Bodrum'un yapısını, kimliğini bozanlardan tiksindim. Bu nedenle benim için artık Bodrum'da nereye yerleşilir diye bir konu yok. Bana nereye yerleşelim diye soranlara cevabım; Bodrum'a yerleşilmez. Bu kadar abur cubur kalabalıkla, burayı şehire çeviren, buranın halkına tepeden bakan, hazımsız, sonradan görme, Bodrum'u ve Ege'yi anlamayan, Halikarnas Balıkçısı'nı restoran sanan bu kitleyle bir arada olmak, tara...
Yorumlar
Yorum Gönder