Bu yaz Datça’ya uzun zaman geçememiş ve ilk kez Eylül ayında ayak
basabilmiştim. O yazıyı şöyle bitirmişim; “Önümüzde daha Eylül ayının yarısı ve
koca bir sarıyaz var. Datça’ya en az bir iki kez daha geçmek istiyorum, bakalım
olabilecek mi?”. Ne mutlu bana ki bu dileğimi gerçekleştirebildim ve iki kez
Datça’ya geçebildim.
Datça, Bodrum ile birlikte en sevdiğim bölge. Hayatımı Bodrum’da
sürdürüyorum ve burası ilk göz ağrım. Ama Datça’nın da yeri ayrı. Hele Mesudiye
tarafı her gidişimde içimin kıpır kıpır olduğu bölge. Emekli olsam Mesudiye’de
yaşayabilirim diye zaman zaman düşünmüyor değilim. Oranın sakinliği ve huzuru
başka türlü. Ama şu an için böyle bir durum söz konusu değil. Evet devlet baba
beni emekli etti ama verdiği parayla yaşamam mümkün olmadığı için çalışmak
zorundayım. Bir çok emekli gibi.
 |
Kasım ayında dışarıda pırıl güneşli ılık hava, arabanın içinde Giannis Parios çalarken |
 |
Yatağan'ın zehir kusan termik santrali |
 |
İstikamet sağa doğru |
 |
Sakar'dan Akyaka'ya inerken |
 |
Okaliptüs ağaçlı eski Marmaris yolu... Kral Yolu. Sağında da yeni yol |

Hal böyle olunca Datça’ya fırsat buldukça kaçarak oranın tadını
çıkarmaya çalışıyorum. Yazın burası gibi orası da kalabalık. Bir Bodrum değil
belki ama kendi çapında oranın da bir kalabalığı oluyor. Palamutbükü ve diğer
büklerdeki çocuk gürültüsü çekilir gibi değil. Benim bu çocuklardan kaçma
durumum bazen problem yaratıyor. Kaçtıkça beni buluyorlar. Ya da ben radar gibi
onları yakalıyorum. Birçok insan çocuk sesini duymayabiliyor bile. Ben ise
anında duyuyorum. Algıda seçicilik dedikleri bu olsa gerek. Sahilde şezlonga
uzanmış hafif kestirir veya bir şeyler okurken denizin ortasından sahildeki kızına
“Ezgiiii, öyle yapma babacım” diyen baba benim tadımı kaçırıyor. Bunun annecim,
teyzecim, ablacım versiyonları da var tabii. Tek çocuk, anne, baba ve mesela
anneanneden oluşan ortalama bir Türk ailesinin yaptığı gürültüyü dört çocuklu
bir batılı aile yapmıyor. Kaç defa şahit oldum, onların çocukları kendi halinde
sahilde oynuyorlar, ufaklıklardan biri denize girerken büyük çocuk veya
ebeveynlerden biri ona göz kulak oluyor. Ne ağlayan şımarık bir çocuk gürültüsü
ne çocuğuna bağıran anne baba gürültüsü duyuyorsunuz. Aile olmak kolay değil.
Çocuk yapmayı bilmekle çocuk yetiştirmeyi bilmek çok ayrı ve bizim ailelerimizin
çoğu bu işi bilmiyor. Çocuğu, aşırı ilgi ile dayak manyağı yapma arasında git
gellerle sapık hale getiriyorlar. Biri annecim diyor biri halacım diyor çocuk
ne olduğunu bilmiyor.
Neyse, buraya nereden geldikti; sakinlikten. İşte geçen hafta
Pazar günü Palamutbükü’nde tek bir çocuk sesi yoktu. Zaten koca sahilde
toplasanız en çok kırk kişiydik. Bunlardan en fazla üçü denizde oluyordu, yani
koy bomboştu.
 |
Palamutbükü'ndeki Mavi Beyaz oteli sezonu kapamış |
 |
Mavi Beyaz'ın önü... bomboş |
 |
Palamutbükü'nün kasım ayındaki hali |
 |
Palamutbükü'nden Ovabük'e doğru giden Mesudiye sahil yolu |
Geçen haftaki kısa yolculuğu başından anlatmam gerekirse,
Cumartesi sabah onbir civarında evden çıktım. Artık sezon bittiğinden Datça
feribotları çalışmıyor. O nedenle Gökova’yı dolaşarak gidip geldim. Artık
günler kısaldı, saat beşte hava kararıyor. Karanlığa kalmamak için genellikle
tercih ettiğim Gökova’ya pararlel giden, bol virajlı dar sahil yolunu değil de
Bodrum-Milas-Yatağan-Muğla-Akyaka rotasını seçtim. Bu yolda daha hızlı
gidiyorsunuz. Yine yer yer durup fotoğraf çekerek Akyaka’dan Marmaris‘e saptım.
Planım direkt Palamutbükü’ne gitmek, denize girmek oradan gece kalacağım
Datça’nın merkezine geçmekti. Ama Marmaris’in içinden geçerken son anda Datça
istikametine değil İçmeler-Turunç istikametine saptım. Geçtiğimiz aylarda
Turunç’a gitmiş ve sakinliğini çok sevmiştim. Orada yaşayan arkadaşım Alp,
Kasım ayında burada her yer kapanır iyice sakinleşir demişti, biraz da o halini
merak ettiğimden rotayı değiştirdim.Böyle plansız programsız tek başıma
yaptığım gezileri çok seviyorum. Marmaris-Turunç yolu da araba kullanması çok
zevkli bir yoldur. Virajlı rampalardan dağa tırmanıp, aştıktan sonra Turunç
koyuna inişin manzarası nefes keser, insanı bu coğrafyada yaşadığı için
şükrettirir. Turunç’a inip boş sahilinde biraz gezindim. Karnım acıktığı için
etrafta lokanta bakındıysam da bir tostçu ve bir de çay bahçesi dışında hiç bir
yer bulamadım. İki açık restoran vardı ama birinde iki turist bir şeyler yiyor,
garson pinekliyordu. Diğerinde kapı açık ama içeride kimse yoktu. Akşama da
Datça’da Fevzi’de yiyeceğimden uzun boylu bir yemek yerine çay bahçesinde
karışık tost ve çay ile hallettim. O açlık ve sahilde temiz havanın etkisiyle
tost şahane geldi. Kahve için Alp’e uğrayıp bir yarım saat kalıp yola devam
ettim. Bu sefer Turunç-Bayır-Turgutlu-Orhaniye-Hisarönü dağ yolunu kullanıp
Datça sapağına vardım. Turunç-Bayır yolunu bu yıla kadar hiç kullanmamıştım ama
son iki ayda dört kez geçtim. Çok güzel bir yol. Hele kaybolmayınca... (Bkz ilk
geçişimi anlattığım yazı; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2013/10/bodrumdan-turunc-oradan-selimiye.html)
 |
Turunç'taki çay bahçesinde |
 |
Gökova |
 |
Dağ yollarından geçtim |
 |
Turunç'a inerken |
 |
Turunç sahili |
 |
Turunç sahili |
 |
Turunç'ta çay bahçesi |
 |
Turunç sahili |
Datça’ya varınca kalacağım Fora Oteli’ne yerleştim. Yazın DM
Residence’da kalıyorum ama kışın orası kapalı. Fora merkezde, belediye
başkanının oteli. Yeri bol bulunca geniş koridorlar, geniş odalar yapmışlar,
buna hep hayret ederim. Bodrum’da sadece o koridorlardan bir otel çıkarırlar.
Biraz dinlendikten sonra Datça’nın merkezinde yürüyüş yaptım. Küçük limanında
gezindim. Kışın Datça’da yaşayanlar küçük mekanları doldurmuşlardı. Datça’nın
bu yalın, mütevazı halini çok seviyorum. Kışın Bodrum da öyle oluyor ama arada
yine bir iki can sıkacak tip çıkıyor.
 |
Dağ yollarından |
 |
Kasım ayında Orhaniye |
 |
Orhaniye |
 |
Her geçişte durduğum nokta. Datça-Marmaris yolu |
 |
Datça'ya inerken akşam oluyordu |
 |
Datça |
 |
Datça sahilinde Hüsnü'nün Yeri |
Akşam Fevzi’de yiyecektim, önceden konuşmuştuk. Geçen kış
gittiğimde de beraber yiyip, içip sohbet ettiğimiz Fevzi’nin iki dostu bu sefer
de masadaydılar. Gayet iyi sohbetli bir akşam oldu. Bizden başka kimse yoktu,
Fevzi kendimize göre mezeler hazırlamış, hep birlikte lezzetli mezelerimizi
yedik. Her gidişimde bende lezzet tutulması yaratan kopanista (kopanisti de
denir) peyniri ve ançuez ile hemen anında yapılmış sıcak mısır ekmeği beni
benden aldı. Keçi sütünden yapılan kopanista peynirinin tadı o kadar kuvvetli
ve baskındır ki bıçağın ucuyla aldığınız parça ile bir kadeh rakı
içebilirsiniz. Geceyi çok uzatmadım, bir yirmilik rakı ve üstüne bir yolluk ile
masadan kalktım. Kopanista ve ançuezi saymazsanız ağırlıklı Ege otlarından
yediğim için de sabah zımba gibi kalktım. Zaten buralarda ne yer ne içerseniz
için Ege havası sizi zımba yapıyor.
 |
Fevzi'deki masamız |
 |
Fevzi'den |
 |
Fevzi'den |
 |
Fevzi'de gecenin sonuna doğru, yolluk zamanı |
 |
Datça'da sakin sabah |
 |
Datça'da balıktan dönen balıkçı |
 |
Kahvaltı için gittiğim çay bahçesi |
Pazar sabahı 10 Kasım idi. Datça meydanındaki anma töreninin sesi
geliyordu, kalktım ve otel kahvaltısı yerine sahildeki sevdiğim çay bahçesinde
tost ve çay ile kahvaltı etmeyi tercih ettim. Atatürk’ü anma töreninden çıkmış,
çoğu emekli Datça’da yaşayanların en temiz giysileri ile çay bahçesine
gelişlerini izledim. Erkeklerin bir bölümü ceketli ve kravatlıydı. Kadınlar da
gayet şıktılar. Atatürk’e saygı ve sevgilerini böyle ifade ediyorlardı. Arada
bazılarının elinde Türk bayrakları vardı. Çay bahçesi bir anda törenden
dönenlerme doldu, son anda bir masa bulabildim. Bodrum’un, Datça’nın bu Atatürk
sevgisi çok değerli. Günümüzde neredeyse demode olan Atatürk’e olan sevgi ve
saygının buralarda sürüyor olması, benim gibi çocukluğu Atatürk’e bağlı ailede
yetişen biri için çok önemli. Kendimi burada yalnız hissetmiyorum. Atatürk
sevgisi ile Atatürk’ten geçinenleri ayırdığım için bu içten gelen saf sevginin
değerini biliyorum. Hele son yıllarda Atatürk’ün adını bile ağzına almayan
iktidardaki zihniyetten çok uzak olduğum için burada gördüğüm bu özen beni daha
mutlu ediyor. Şimdi bunları yazınca kimse kalkıp Atatürk’e laf eden, onun
putlaştırıldığını söyleyen şeyler yazıp yorum olarak göndermesin, ben onlardan
değilim. Kendi içimde kimseyi putlaştırmadığım gibi hiç bir siyasi lider,
cemaat lideri, dini lider, peygamber veya felsefecinin de peşinden gitmem. Yani
hiç bir kimse benim için çok önemli değildir. Bu dipnotu yazmak istedim çünkü
bazen bu blogu tartışma platformu olarak görenler çıkıyor, fikirlerime karşı
fikirlerini gönderiyorlar. Burası benim hayatımı anlattığım bir platform. O
yüzden lütfen karşı fikirleri olanlar yorum göndermesinler. Yazdıklarımı
beğenmeyebilirler, onaylamayabilirler, isterlerse bir daha okumayabilirler.
Sabah çay bahçesinden sonra arabaya atladığım gibi Mesudiye’ye ve
oradan Palamutbükü’ne geçtim. Biraz önce anlattığım gibi bomboş sahilde denize
girdim. Pazar günleri Palamutbükü’nün pazarı kuruluyor, göz attım. Saat üçe
doğru dönüş yoluna çıktım. Bu sefer sahilden Ovabük’e geçtim. Burası hep yol
üstü geçerken göz attığım ama pek sahiline girmediğim bir bük. Palamutbükü ile Hayıtbükü
arasına sıkışmış, ikisinin popülerliği yanında kendi halinde kalmış,
müdavimlerinin vazgeçemediği bir bölge. Büyükten küçüğe sıralarsam, Palamutbükü
en büyük bük. Sonra Ovabük, sonra Hayıtbükü geliyor. Üç kardeşlerde de
genellikle ortanca arada kalır. Büyük kardeş ilk doğduğu için, küçük de son
geldiği için şımartılır ya onun gibi. Ovabük tabii daha da sakindi. On onbeş
kişi vardı herhalde. Sahilinde ise iki kişiyi gördüm. Şöyle bir yürüyüp
Hayıtbükü içinden geçip Marmaris’e doğru devam ettim. Ovabükü’ne biraz zaman
ayırmak istiyorum.
 |
Palamutbükü pazarı |
Dönüş yolunda öğle yemeği saatimi Mavi Pide’nin oradan geçecek
şekilde ayarladım. Yazın dolu olan otoparkında benim arabamdan başka araba
yoktu. İçeride de birkaç kişiydik. Mavi Pide benim bayıldığım bir yer. Hem lezzeti
hem ortamı mükemmeldir. Yazın derenin ve ağaçların serinliği insana çölde vaha
bulmuş gibi hissettirir. Pidelerinin lezzetini anlatamam, gidip yemelisiniz. Bu
blogda birkaç kez yazdım, okuyup deneyenler olmuş, bana teşekkür mailleri
gönderdiler. Gerçekten iyidir. Burada kötü bir lezzeti hiç önermem tam tersine
kötü bir şey yedim mi de yazarım ki okuyanlar aynı hataya düşmesinler. Mavi
Pide’ye gözü kapalı gidebilirsiniz. Otlu/peynirli söylerseniz bana da gönderin.
Mavi Pide’den sonra artık hiç mola vermeden Bodrum’a eve kadar
gidecektim, öyle de yaptım. Bodrum’a gelirken nerede radar var biliyorum. Gerçi
hava kararmıştı biraz sürat yaptım ama yol müsaitse maksimum 120 km’yi hiç
geçmem. Havalimanını geçtikten sonra polis çevirdi. Acaba dedim sollarken 120’yi
geçtim ve radara mı girdim? Camı açtım, “radara girmediniz beyefendi, şu
arkadaşımızı Güvercinlik bölge trafik amirliğine bırakabilir misiniz?” dedi,
tamam dedim.
 |
Karşıda Simi |
 |
Ovabük |
 |
Mavi Pide |
 |
Mavi Pide'nin yazın dolup arabaların yola sıralandığı otoparkında sadece ben vardım |
 |
Datça yarımadasından Bördübet ve arkada Ören taraflarına bakış |
 |
Akyaka'dan Sakar'a tırmananlar |
 |
Güneşin eğik ışıkları |
 |
Bodrum'a dönerken Sakar'da akşam oluyor |
Ve sonra eve vardım. İki gün içinde, Fevzi’de yemek, Palamut’ta
deniz için yaptığım yaklaşık 600 km. yol bana çok uzun bir tatilden gelmişim
duygusu verdi. Bodrum’un bu nimetinden hep söz ediyorum. Civarımızda iki gün
için gidilecek o kadar güzel ve farklı yerler var ki. Uzun tatil yapmışsınız
gibi oluyorsunuz. Eğer benim gibi araba kullanmayı seviyorsanız ve güzergah tam
bir cennetse, tek yapmanız gereken sevdiğiniz müziği koyup yola koyulmak. Bunu
yazın tekneyle yapanlar da var, o da başka bir ritüel. Sırada gitmek istediğim
Fethiye sonra da Foça var. Eğer gidebilirsem oradan da notlarımı ve
fotoğrafları burada paylaşırım.
Bu sene sarıyaz tek kelime ile muhteşem. Doğa bize müthiş cömert
davrandı ve tadını çıkaracağımız sakin, ılık, pırıl pırıl bir ekim-kasım ayı
verdi. O yüzden doğaya teşekkür etmeliyiz. Ve tabii bu tadı çıkarabildiğim için
de teşekkür etmeli, şükretmeliyim.
ah ne güzel yerler, henüz gidemedik ama planlarımızda var:)
YanıtlaSilSerdar abi, bu seferki maceranızı,daha bir keyifle okudum.Üstelik Giannis parios eşliğinde.Aklım,düşlerim hep oralarda.İnsanlığın ve doğanın daha tam anlamıyla bozulmadığı,o eşsiz yerlerde sizin gibi dopdolu bir abimizin olduğunu bilmek,bizleri dahada mutlu ediyor.İstanbul denilen cehenneme dönmüş cennetten sevgilerle.
YanıtlaSilYine keyifle okudum yazılarınızı oralara gitmiş gibi hissettirdiniz..teşekkürler
YanıtlaSil