Bodrum’a
yerleşeli yakında altı yılı tamamlayacağım. İlk dört yıl ofisimi İstanbul’da
açık tutmuş, burada ev-ofis düzeninde çalışmıştım. Dolayısıyla her ay en az bir
kere İstanbul’a gidiyor, ofisin işleyişi için gerekenleri hallediyordum.
İstanbul’a giderken de müşterilerime “şu şu tarihlerde İstanbul’dayım” diye
mail atıyordum. Bunun sonunda da bazen toplantılar ayarlıyorduk, gitmişken o
işleri de çözüyordum. İlk yıl yaklaşık otuz günümü İstanbul’da geçirmiştim.
Sonra giderek daha az zaman geçirmek için bazı önlemler almaya başladım. Mesela
toplantıları mümkünse aynı güne alıp, en fazla iki gece kalıp dönüyordum.
Derken dördüncü yılımda bütün hizmet verdiğim kurumlarla konuştum ve ofisi
Bodrum’a taşırsam sizin için bir sorun olur mu diye sordum. Hepsi “hayır, zaten
sizin işimizi İstanbul’dan mı Bodrum’dan mı yaptığınızı bilmiyoruz, önemi de yok,
önemli olan işin kalitesi ve zamanlaması” demişlerdi. Ben de derhal İstanbul
ofisimi kapatıp Bodrum’da halen çalıştığım ofisi oluşturdum. Ve böylece her ay
İstanbul seyahati yapmaktan kurtuldum. Şimdi artık yılda ortalama sekiz-on
günümü İstanbul’da geçiriyorum. Sıklıkla da sabah gidip, işimi halledip akşam
uçağıyla dönüyor, Gemibaşı’nda ahtapota veya Mahmut Kaptan’da sohbete
yetişiyorum.
 |
Tünel'deki "Geçit Kaave" ve oradaki tüm mekanlar satılmış, Doğuş Grubu'nun restoran şirketi mi ne almış. Gerçi İstanbul'un en kötü servisi buradaydı ama ortam daha zevkliydi. |
 |
Bodrum-Milas Havalimanı'nda rötar olur mu diye beklerken tam saatinde kalktık |
 |
Nişantaşı'nda Süleyman Nazif Sokak'ta açılan bu otel/rezidansı denedim. Adı Gallery Residence & Hotel |
 |
Birbuçuk saat sonra güneşli pırıl pırıl Bodrum'dan karlı, gri İstanbul havasına gelmek hiç hoş olmadı |
 |
Lise ve üniversite yıllarında "karşıya" geçtiğim eski Kadıköy vapur iskelesi... Ne anılar biriktirmiştim |
 |
Aslında yazıyı okumaya gerek yok, bu ifade İstanbul'daki ruh halimi anlatmaya yetiyor |
 |
Yıllarca haftanın dört, beş akşamı uğradığım, eski Süleyman Nazif Bar. Şimdiki Zihni. Bodrum'daki çetemizin üyeleri Mehmet Kurşuncu ile Hakan Girgin bu mekanın işletmecileriydiler. Mehmet şimdi kardeşi Ahmet ile birlikte Bodrumlu hayatımın değişmez mekanı Zazu'yu işletiyorlar |
 |
Hocam, dostum, sırdaşım dediğim Yurdaer hoca ile buluştuk. Uzun zamandır buluşamıyorduk, konular birikmiş, bir ara kafamı çevirdim ki bütün müşteriler gitmiş personel bizi bekliyor |
 |
Onbeş yıldan fazla boğazda yaşayınca bu mekan değişmez yerlerimdendi. Çok sevdiğim bir mekandır |
 |
İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap; lakerdasını |
Son altı
ayda İstanbul’da üç gece geçirmiştim. Yani arayı epey açmıştım. Geçen hafta
için dört ayrı semtte dört toplantı organizasyonu olunca bu sefer o kadar
koşturmayayım, görüşmelerimi günlere yayayım ve uzun zamandır bir araya
gelemediğim eş, dost, akraba ile de buluşayım istedim. Sonuçta aslında iki
günde bitecek işlerimi üç güne yayıp 11 Şubat Çarşamba sabahı İstanbul’a gittim
ama ne gitmek. O sabah Bodrum’da hava pırıl pırıldı ama çok kuvvetli karayel esiyordu. Fırtına demek
daha doğru çünkü yer yer 80 km hıza ulaşıyordu. İstanbul için de aynı rüzgar söz
konusuydu ve gece sabaha karşı kar yağmaya başlamıştı. Sabah erken saatte
sosyal medyada tipi fotoğraflarını görünce bir an seyahatimi iptal mi etsem
dedim. Üstelik tvitırdan “gelmeyin, burası felaket” mesajları yağmaya başlayınca,
kararsız kaldım. Ama dedim ki havalimanına gideyim, uçuş ertelenmişse dönerim. Kimse
kızmasın, alınmasın ama televizyonda “şok, şok, son dakika” gibi anonslarla
pireyi deve yapan tv haberciliğini izleye izleye, kimileri o havaya kapılmış.
Bunu bu sefer daha iyi anladım. Evet Çatalca’da çok kar yağıyor olabilir ama
sonuçta ben şehire ineceğim ve gideceğim yer Çatalca değil şehrin merkezi.
AtlasGlobal ile uçacaktım ve uçak tam saatinde kalktı. Bir süre hıçkırık tutmuş
gibi hoplaya zıplaya gittikten sonra sakinleşti. Zamanından beş dakika önce de
kuş gibi Yeşilköy pistine kondu. Yani ne rötar oldu ne tehlikeli bir uçuş
yaptık. Valilik okulları kapadığından, İstanbul halkının çoğu da toplu taşımayı
kullandığından yarım saat içinde Nişantaşı’nda kalacağım otele vardım. Tabii ki
yollar açıktı ve hiç bir problem çıkmadı. Yani sabahki afet mesajları çok abartılıymış.
Daha komiği, Nişantaşı’ndan Ataşehir’e gitmek için vapura mı bineyim, hangi
toplu taşıma ile nasıl gideyim diye plan yaparken eski bir İstanbullu olmanın
refleksiyle köprünün açık olacağını tahmin edip taksiye atladığım gibi 25
dakikada Ataşehir’deki toplantının yapılacağı plazaya vardım.
 |
Kuzen Sema ile diğer kuzenim, kardeşi Hakan'ın Lale Plak mağazasında buluştuk |
 |
Lale Plak mağazası İstanbul'un caz mabedidir |
 |
Eli boş dönmedim |
Ertesi
gün okullar açılıp millet özel araçlarıyla yola çıkınca İstanbul’un cehennem
trafiğiyle yeniden yüzyüze geldim. Bu sefer 25 dakikada gittiğim Ataşehir
mesafesinden daha kısa mesafeyi bir saat 20 dakikada aldım ve bu şehire bir
daha içimden saydırdım. Hava üç gün boyunca berbattı. Gri bir gökyüzü, sinsice
yağan toz gibi yağmur ve yetmezmiş gibi o toz zerreciklerini insanın suratına
yapıştıran kuvvetli poyraz. Beni İstanbul’dan kaçıran unsurlar üç gün boyunca
bir araya gelmişti. Diğer günler görüşmelerim metro güzergahında olduğundan yer
altından yukarıya çıkmadan işlerimi hallettim. Hem zaten bazen İstanbul’un yer
altı yer üstünden daha iyi. Hiç olmazsa planladığın yere planladığın saatte
gidebiliyorsun.
Çamlıca’da
yağmur altında üşüyüp, poyrazı yiyip taksi beklerken bu şehirden ayrılmakla
kendime yaptığım iyiliği bir kez daha düşündüm. Kesin olan şu ki ben artık
İstanbul’da bir saat bile kalmak istemiyorum. Gidiş gelişlerimin arası açılıp
Bodrum’da yaşamanın nimetleri bünyemde yer ettikçe gitmek fikri, günler
öncesinden kabus gibi çöküyor. Sabah otelin kahvaltı salonunun penceresinden,
damlar üzerinden gri şehre bakıp Bodrum’u düşünüyordum. Hele ki havanın açık ve
güneşli olduğunu, sosyal medyada takip ettiğim hesapların fotoğraflarından
gördüğümde o an dönesim geldi.
Herkes
istediği yerde yaşamak için çabalıyor. Ben bunu yapabilenlerdenim. Bunun için
nelerden vaz geçtiğimi bu blogda uzun uzun anlatmıştım. Tercihler ve
önceliklere göre bir hayat tarzı, bir yer seçiyorsunuz. Ya trafiğe katlanırım,
korna sesini duymazdan gelirim, yolda gördüğüm gülmeyen insanlar beni rahatsız
etmez, havanın kalitesizliği, marketten aldığım ürünlere takılmam yeter ki
tiyatro, sergi, avm’li hayatım, evimde kombim, konforum, büyük apartman dairem bla bla olsun
diyebilirsiniz. Ya da tam tersine, temiz bir hava, sağlıklı yiyecekler,
tertemiz denizim olsun, çevremdeki insanlar mutlu ve gülen insanlar olsun,
ortalık sakin olsun, sokağımda çıt çıkmasın gibi başka kriterler sizin
tercihlerinizi belirler, ona göre yaşamaya çalışırsınız. Her seçimin kendine
göre iyi/kötü, yeterli/yetersiz yönleri var. Önemli olan sizin için iyi-yeterli
unsurların oranı. Misal, burada da temmuz-ağustos aylarında kalabalıktan,
trafikten şikayet ediyoruz ama kalan 10 ay bizimdir.

 |
İstanbul'un nesini seversin sorusuna bir cevap daha; lüferini
 |
 |
İstanbullu hayatımdaki çete. Nihal, Melis, Amirim Selçuk, Rezzan, Serdar, Uğurcan, Ayşe, Semin, Yıldırım, Haluk ve Oğuz... Ayşegül de gelebilseydi eksiksiz olacaktık |
 |
İstanbul'un nesini seversin sorusuna son bir cevap; sarıkanatını |
Demem
o ki; bir yerde yaşamak “zorunda” olmak ile orada yaşamayı “seçmek” arasında
çok önemli fark var. Zorunda olanlar da kendi aralarında ikiye ayrılıyor.
Zorundalığı kabul etmeden akla, mantığı aykırı savunma gerekçeleri bulanlar
veya zorundalığı bilerek bununla yaşamaya çalışanlar. Birinciler için
söylenecek bir şey yok, en kolay yol insanın kendini kandırması. Öyle devam
edecekler. İkinci gruba dahil birçok kişiden “bir gün biz de buradan kaçacağız”
lafını duyuyorum. Girdiğim her toplantının ilk on dakikası Bodrum’da yaşamı
merak edenlere burayı anlatmakla geçiyor. Neredeyse tamamı da “hayalimizi
yaşıyorsunuz, bir gün biz de...” diye bitiyor. İstanbul’u çok severek, o hayatı
“seçerek” yaşayanlara zaten laf yok. Onlar tercihlerini yapmışlar,
istedikleri hayatı yaşıyorlar. Şunu özellikle söylemek istiyorum, İstanbul ile ilgili şikayet edince alınanlar bu gruptan değil. Onlar ne yaptıklarını biliyorlar. Ama
diğer iki grup farklı.
Ve
derken gündüzleri iş görüşmeleri, kalan zamanda eş, dost buluşması, akşamları
sevdiğim üç mekanda rakı masalarında sohbetlerle bir İstanbul seyahatimi daha
bitirdim. İstanbul’un geceleri gündüzünden daha güzel. Bir çok çirkinlik göze
batmıyor. İlk akşam gittiğim Kuruçeşme’deki Marina Balık’taki manzara her
zamanki gibi çok etkileyiciydi. İstanbullu hayatımda çok sık gittiğim bir
mekandı. Eski garsonlarla sarıldık, lafladık. Karaköy Lokantası İstanbullu
hayatımın son dönemine denk geldiğinden öyle fazla anım yok ama sahibi ve şef
garson ile hal hatır soracak kadar muhabbetim var. Üçüncü akşam bizim İstanbul
çetesiyle gittiğimiz Balıkçı Sabahattin ise muhtemelen İstanbullu hayatımda en
sık gittiğim üç mekandan biriydi ve her zamanki gibi mükemmeldi. İstanbul
seyahatimin en güzel tarafı dostlarla ve akrabalarımla geçirdiğim zamanlar
oldu.
 |
Oteldeki sabah manzaramı buydu ve hiç iç açmıyordu |
 |
İstanbul'un altı bazen üstünden daha iyi, hiç olmazsa gideceğin yere zamanında varıyorsun. Hem korna da yok |
 |
Metroda okuldaki İngilizce hocama rastladım. Yalnız lisede miydi üniversitede mi hatırlayamadım, galiba üniversiteydi. |
 |
Bir zamanlar çok sık gittiğim Touchdown'a uğradım. Çok uzun zamandır gitmemişim |
Cumartesi
sabahı artık üç günün koşturmasından epey yorulmuş halde uçağa bindim, yerime
oturdum, kafamı koltuğa yasladım, uyumuşum. İzmir’in üstünden geçip alçalmaya
başlarken uyandım. Masmavi Ege altımda parıl parıldı. Didim ile Güllük arasında
uçarken sağ tarafımda Yalıkavak, Gündoğan, Türkbükü’nü gördüm, sanki aylardır
uzakmışım gibi hissettim. Uçaktan inerken burnuma gelen Ege kokusu içimde coşku
patlaması yaptı dersem abartmış olmam.
 |
İstanbul'dan bu havada ayrıldım... |
 |
... Bodrum'a bu havada indim |
Eve
varır varmaz şurada linki olan kısa görüntüleri kaydettim. Üç gün korna ve
motor homurtusundan sonra köpek, kuş, tavuk sesi duymak nasıl iyi geldi
bilseniz. Eve girip valizi boşaltmadan ilk işim Yunan müzikleri ile evi
doldurmak, bahçeye çıkmak ve bir kahve içmek oldu. Bin kere şükrederek... Dedim
ya üç gece İstanbul’da rakı sofralarından sonra dinlenmek istiyordum ama bütün
yorgunluğum geçti. Akşam kendimi Hanende Mey’e attım. Dün akşam evde olurum
derken bu sefer bizim Bodrum çetesi aradı, istavrit ve kupez aldık Zazu’ya gel
dediler. Şahane iki akşam geçirdim...
 |
Gelir gelmez o akşam Hanende Mey'e gittim. Pınar ile ateşin başında sohbet ederken |
 |
Derken sevgili Merve de geldi. Detokstaymış, rakı hakkını bana verdi, ben tükettim |
 |
Ve sevgililer günü için İstanbul'dan gelen genç çift ile tanıştık. Sosyal medyada arkadaşmışız, masada rakı içince arkadaşlığın boyutu değişti |
 |
Dün akşam da Zazu'da Bodrum çetesinin bir bölümü ile buluştuk. Hakan, Nükhet, Havva, Nezihe teyzemiz ve Ahmet ile istavrit-kupez akşamı |
Herkes
mutlu olacağı yerde yaşasın, tüm dileğim budur.
Nerede
kalmıştık?
Can yakan ülke haberlerinden sonra yazdıklarınızla biraz nefes almak güzel.. İyiki varsınız, iyiki paylaşıyorsunuz..
YanıtlaSilBenim İngilizce hocama çok benzettim, Utku Coşkunoğlu adı, o mu acaba?
YanıtlaSilİsmini hatırlamıyorum. Ya Vefa Lisesi ya da Mimar Sinan dönemimdeydi.
Sil