Hafta sonu iki gece için Söğüt ve Selimiye... Önce Söğüt.
Bayramı
Bodrum’da geçirdim. Geçen yazki kavimler göçünü andıran bayram gibi olmasa da
tabii ki kalabalıklaştı. Bu yıl turizmde bir sakinlik var. Önce seçim dedik,
sonra ramazan dedik. Artık ikisi de bitti ama eski yazlardaki gibi hareketlilik
yok. Hangi işletmeciyle konuşuyorsam şikayetçi. Sadece Bodrum esnafından söz
etmiyorum. Datça’da da öyle mesela. İki gündür Marmaris’in köylerinde turladım,
oralarda da aynı şeyi gözlemledim. Şimdiki bahane de hükümetin kurulamamasıymış.
Diğerlerini anlayabiliyorum da hükümetle tatilin ilişkisini kuramıyorum. Kişi
sanayici, yatırımcı değilse seçim onun tatil programını niye direkt etkilesin
ki? Dışişleri bakanı belli değil diye denize mi girmeyeceksin yani? Tarım
bakanı kim olursa olsun senin tatilde yiyeceğin kalamarı niye etkilesin di mi
ama? Her neyse, sadece hükümet meselesi değil, genel bir tatsızlık ve ekonomik
problem var gibi görünüyor. Laf aramızda Yunanistan’ın fiyatları dibe
indirmesiyle bizim Ege bölgesinden epey bir müşteri kapmışa benziyor. Eğriye eğri doğruya
doğru; komşunun kalitesi, servisi ve fiyatı bizden iyi. Bir sonraki yazıda
Yunanlı komşularımızın turizm politikası ile aramızdaki farka değineceğim,
şimdilik geçiyorum.
![]() |
Buradan yıllar içinde kaç kere geçtim bilmiyorum. Ama her durup baktığımda kendimi mutlu hissettiğimi biliyorum |
Bayramda Bodrum’da kalıp ayağımı uzatıp
dinlenince bu hafta nereye gitsem demeye başladım. Datça’dan yeni döndüm.
Fethiye için çok sıcak dönem başladı, eylül ortasından önce gitmem. Ne zamandır
Söğüt’e gitmek istiyordum. Oraya gitmişken bizim Nükhet Vural’ın bu yazki
Selimiye hayatına da bir bakayım dedim. Hem böylece Bülent’in bir türlü
gidemediğim restoranına da uğramış olurum deyip programı yaptım. Cuma öğlen
işleri ayarlayıp yola çıktım. Cuma gecesi Söğüt, cumartesi gecesi Selimiye’de
kalıp pazar –yani bugün- Bodrum’a dönmeyi planladım.
Söğüt,
Selimiye ve Bozburun’a ilk gidişimden bu yana galiba 15 yıl geçti. Bu sure
içinde Selimiye ve Bozburun’a çok gittiysem de Söğüt’e üç veya dört kere
gittim. Ama hiç birinde gece kalmadım. Bozburun veya Selimiye’de geceleyip,
öğlen yemeğine giderdik. Çok sakin bir köydü. Selimiye daha hareketli gelirdi
mesela. Bir de Selimiye’de Sardunya’da yemek yiyip kalmak hep daha cazip geldi.
Şimdi notlarıma baktım da Söğüt’e en son 2013 yılının ekim ayında gitmişim.
Derken
cuma öğleni biraz geçe yola çıktım. Bu sefer de yalnız bir tatil yapacaktım.
Zaten hepi topu iki gece üç günlük bir tur olacaktı. Şu yalnız tatile gitmekten
sıkılmama meselesine, iki önceki Datça konulu yazıda değinmiştim,
tekrarlamayayım. Sonuçta yalnız da olsam, biri ya da birileriyle de olsam
tatile çıkabilirim, fark etmiyor. Kendimle baş başa kalmaktan sıkılmıyorum.
Yolda da sıkılmıyorum, rakı sofrası kurup tek başıma yiyip içerken de. Yalnız
olmanın tek problem yemek yenecek mekanlarda oluyor. Eğer seni tanımıyorlarsa,
yalnız olduğun için deniz kıyısındaki masalardan birine oturtmak
istemeyebiliyorlar. Bu tabii mekanın işletme anlayışıyla ve garsonun gelen
adamı gözünden anlamasıyla doğru orantılı. Beni henüz tanımadıkları dönemde
Datça büklerinden birindeki mekanda deniz tarafındaki masaların hepsi rezerve
diyerek oturtmadılar. Hiç hoşlanmadım ama sesimi çıkarmadım. Biraz sonra bana rezerve
dedikleri masaya üç kişilik bir aileyi oturttular. Ben rakı içtim, ahtapot,
balık, meze falan yedim, o üç kişilik aile iki kola bir bira içip ortaya
patates söyleyip kalktılar. Garsonu çağırdım, kaç para hesap aldın dedim;
söyledi. Benden ne kadar alacaksın dedim, hesap ederken niye sorduğumu anladı.
Böyle yapmamaları gerektiğini anlatmaya çalıştım. Şimdi beni orada artık
tanıyorlar ama yaptıkları doğru bir davranış değildi.
Neyse,
yalnız olmanın tek sorunu bu zaten. Bu da halloluyor.
Pek tercih edilmeyen rota |
Bu mevsimde cam açık gitmek lazım. Çiçek kokuları e cırcır böcekleri şahaneler |
Cuma
Milas-Yatağan-Akyaka üzerinden Marmaris’e vardım. Normalde insanlar Datça
yoluna girip, Orhaniye’ye geldiklerinde sola Bozburun tabelasından sapıp
Selimiye’ye varmadan tekrar sola Bayır üzerinden Söğüt’e varıyorlar. Bense
İçmeler’e girip oradan Turunç’a gider gibi yapıp, tam gelmeden saga Osmaniye
yoluna giriyorum. Bu yol az kullanılan, yer yer çok virajlı, sol tarafı uçurum
bir yoldur. Bu yüzden tercih edilmez. Tehlikeli bir yol değil ama diğeri çok
daha rahat. Eh, derdiniz rahat bir yolda araba kullanmaksa söyleyecek bir şey
yok. Bense tırmanmalı, inişli, virajlı, dağ ve orman manzaralı, sürprizli
yolları daha çok seviyorum. Müziği açıp dışarıdan gelen cır cır böcekleri
seslerini de dinleyerek yolun tadına vararak araba kullanmak benim için daha
cazip. O zaman bu coğrafyayı daha iyi tanıyabiliyorum. Buraları çok daha iyi
hissedebiliyor, içselleştiriyorum.
Bu
rotadan önce Osmaniye, sonra Bayır’a gelip Söğüt yoluna saptım. Aşağıya indikçe
manzara mükemmelleşti, nefes kesmeye başladı. Bir ara yol ayrımına geldiğimde
ne yöne gideceğimi hatırlayamadım, karşımdaki tesis tabelalarına bakarak
kestirmeye çalışırken arkamdan bir araba sinirli bir şekilde daarrtttt diye
kornaya basmaya başladı. Hanımefendi yaklaşık beş saniye beklememe sinirlendi.
Baktım, şehirli bir tip. Aynı yöne gidiyormuşum, arkasından yetişince bir miktar huzursuz
oldu. Neyse, sonra sağda duracağı yere geldi. Söğüt’e yukarıdan bakan bir evdi.
Zaten biraz sonra ben de sahile indim. Şimdi bu kadın tahminimce yazlarını
orada geçiren bir şehirli. Beş-altı saniye bile sürmeyecek bir beklemeye tahammül edemeyip kornaya basacak
kadar asabi ise Söğüt’e boşuna gitmiş demektir. Bu tipler buralarda yazın karşımıza çok çıkıyorlar maalesef. Bu hanımefendiyi kendi iç huzursuzluğuyla baş başa bırakıp ben kalacağım
Deniz Kızına vardım. Deniz Kızı Söğüt’te bildiğim iki yerden biri. İlk
geldiğim yıl, yani on beş yıl önce burada yememiştim. Ama sonraki bir iki
gelişimde yedim ve çok memnun kalmıştım. O zamanlar bir gece burada kalmalıyım
diye aklımdan geçirmiştim. Tabii İstanbul’da yaşıyordum ve Söğüt’e gelmek için
çok önceden program yapmak, en azından üç dört gün için taa İstanbul’dan
buralara gelmek gerekiyordu. Derken hayatım değişti, buralara taşındım ve ne
güzel ki aklıma esince işimi ayarlayıp evden çıktıktan iki buçuk-üç saat sonra
Söğüt’e varıyorum. Ana yoldan gidince daha kısa sürede bu yol alınır sanırım.
Kaldığım odadan manzara... |
Odama
yerleştim, biraz dinlendim ve Söğüt sahilinde yürüdüm. Yürüdüm dediysem
toplamda on dakika falan sürüyor zaten. Söğüt bazı yerine arabanın bile
geçemeyeceği darlıkta sahil bantı olan, dünya sevimlisi bir köy. Onbeş yıl
içinde tabii ki büyüdü. Tepelere evler yapılmış. Bu kaçınılmaz. Önemli olan
kontrollü ve bozup talan etmeden, belli bir plan dahilinde belli alanlara
yapıya izin verilmesi. Keşke hiç izin verilmese. Ama eğer verilecekse bari
düzgün işler yapılsın. Aziz Nesin’in hikayesindeki gibi; süte su katacağınızı
biliyoruz, bari az katın da sütün tadını alabilelim misali…
Söğüt’ün
bence şansı Selimiye’ye karadan yakın denizden uzak olması. Bunu niye dedim? Selimiye
–ki bir sonraki yazıda detaylı anlatacağım- artık bir tekne parkı haline
gelmiş. Bir tür marina ama köyün kendisi marina olmuş. Tekneciler Selimiye’ye
bayılıyorlar. Denizi sakin, nedeyse kıpırdamıyor. Zamanla kendileri için
gereken her tür yapılaşmayı, mağazalaşmayı da yapmışlar. Söğüt’e gitmelerine
gerek yok. Bu bir. İki; Söğüt Selimiye gibi korunaklı değil, nispeten daha
açık. Bu da oraya akını önleyen bir özellik. Ve Hisarönü Körfezi’nde gezinen
tekne sahiplerinin tercihi Selimiye-Symi hattı olunca Söğüt uzak köşede kalıyor
böylece korunuyor. Üstelik o takıma cazip gelecek hiç bir tesis filan yok. Eski
Selimiye gibi. Umalım ki böyle kalsın, buralara da bulaşmasınlar.
Deniz Kızının restoran bölümü |
Deniz Kızının personeli son yıllarda gördüğüm en güleç, en çalışkan ve iyi
personeldi. Servisi hiç aksatmıyorlar, tanıdıkları müşterilerle özel sohbetler
de yapıyorlar. Sıcak bir ortam vardı. Zaten öyle anlaşılıyor ki buranın
müdavimleri var ve her yıl geliyorlar. Araçların çoğunluğu da 06 plakalıydı. Böyle küçük yerlerde hep bir müdavim
durumu olur. Biz de eskiden Assos’a müdavimdik. Her yıl bir iki gider, aynı
yerde kalırdık. Zaman içinde personelin, ya da işleten ailenin çocuklarının
büyüdüklerine, evlendiklerine bile şahit olduk.
Cuma
akşamı Deniz Kızında sahile bakan bir masada oturdum. Yer boldu, tek
başınalığım sorun çıkarmadı. Hava mükemmeldi. Denizden hafif hafif esiyordu.
Mezeler şahaneydi. Ahtapot bir baş yapıttı. Rakı çok güzeldi. Daha ne olsundu?
Saatlerce oturdum Söğüt akşamının tadını çıkardım.
İstiridye ızgara... mükemmeldi |
Ahtapot tam bir baş yapıttı. Dışı kıtır, içi yumuşak... |
İki barbun ızgara ile final yaptım |
Gece
de cam açık, klima kapalı uyudum. Sabah yüzümü denizde yıkamak istedim, kendimi
Akdeniz’e bıraktım. Buraların deniz kalitesi, bizim Bodrum ve Gökova denizinin yanında –bana
göre- daha düşük. Çünkü sıcak. Saatlerce kalabilirsin. Bodrum’da suya girince, bu
mevsimde bile hafif ürpertiyor ama uyandırıyor, serinletiyor. Tamam Akyaka’nın
buz gibi suyundan söz etmiyorum, o da fazla belki ama deniz ılık olunca benim
için tadı kaçıyor. Epey bir yüzdükten sonra kahvaltıyı yaptım. Kahvaltısı çok
sıradandı yalnız, bunu söylemeliyim. Akşamki şahane mezelerden sonra bu sıradan
kahvaltı hiç olmadı. Zeytinyağında sahanda yumurta yaptırdım o iyiydi. Sonra
sahilde bir gölgelik şezlong bulup uzandım…
Öğlen
yemeği için Ahtapotçu Mehmet’e bir şans daha vereyim dedim. 2013 yılının ekim
ayında geldiğimde burada yemiş ve hiç memnun kalmamıştım. Tamam sezon sonuydu, belki sürümü yoktu filan ama yağı içmiş kalamarı yarım bıraktım da birisi de çıkıp
niye bıraktığımı sormadı. Ahtapotun da nesi bu kadar meşhur anlamadan
ayrılmıştım. Herhalde sezon sonu diye böyle oldu dedim ama her ne olursa olsun
bu kadar isim yapan mekana yakıştıramadım. Bu kez yine bir ahtapot ızgara,
biraz kalamar ve kızarmış patates istedim. Açık söyliyeyim, hiç de iyi değildi. Bir
kere bu kadar iddialı olan bir ahtapotçuda kömür ızgarası yoksa o iş baştan
kayıp. O
dışında hafif kömür isinin kokusu olacak. Dışı kıtırlaşacak, içi yumuşak
olacak. Benim yediğimse iri solucan gibiydi. Dışı içi aynı yumuşaklıkta yani.
Herkes bir Rodos usulü ahtapot diye tutturmuş ama yapılanlar aynı değil. Bildiğim, komşuda yaygın oladak yapılan iki yöntem var. Biri güneşte ve asıl önemlisi sürekli esen rüzgarda kurutulduktan sonra kömür
ateşinde yapılan ızgarasıdır. Ki bunun üzerine limon, zeytinyağı gibi şeyler
koymaya kalkarsanız, iyi bir usta bundan hoşlanmaz. Ahtapota ve kendine hakaret
sayabilir. Bir diğeri de parçalar halinde tavada yapılan, soya sosu, soğan,
domates falan da eklenen pişirme yöntemi. Önce haşlanıyor sonra soğuk sudan
geçiriliyor, kızgın tavada soteleniyor. Derken ertesi gün Selimiye’de dostumuz,
zeytinyağlı yemek ve balık ustası aşçı Bülent ile ahtapot üzerine konuşurken
Mehmet’in eski haliyle şimdiki arasındaki işletme anlayışı ve kalite farkını anlattı.
Eski efsane yıllarına yetişemediğime hayıflandım. Peki bu kadar tutulmasının,
meşhur olmasının nedeni ne derseniz cevabım şu olur; bizler Bodrum’da, Datça’da
o kadar iyi yapılmış, lezzetli ahtapotlar yiyoruz ki bu konuda -ukalalık demiyeyim de- seçici olabiliyoruz. Buraya yerleşmeden önce ben de senede bir iki yerdim. Yumuşak oldu mu tamam iyi derdik, öyle değilmiş. Şimdi, büyük şehirden gelip, senede bir iki kere buralarda ahtapot yiyen için çok
lezzetli geliyor olmalı. Bu da anlaşılır bir şey çünkü yapılan ahtapot lezzetsiz değil. Ancak, sadece ahtapot yapan, adı ahtapotçuya çıkmış
iddialı bir yer için de aynı iddiada olmayan bir lezzette. İstanbul’da bir
meyhanede bu ahtapotu bulsam ben de parmaklarımı yerdim.
Ahtapotçu Mehmet'in ahtapotu |
Deniz Kızı pansiyon |
Kalamar
yine iyi değildi. Dahası, patates bile lezzetsizdi. Gel de bizim Hasan’ın,
Gemibaşı’nın patatesini arama. Neyse efendim, bir gece önce Deniz Kızında yediğim mükemmel ahtapotun tadı damağımdayken yavaş yavaş Selimiye’ye yollanmak
üzere Söğüt’ten ayrıldım. Deniz Kızından memnun kalmıştım, keyfim
yerindeydi. Böyle yerlerde temiz bir yatak, temiz bir oda yeterken bu pansiyon
üstüne üstlük denizin dibindeydi. Arada odadaki mimari falsolara, komikliklere
falan takılmayacaksınız, burası Bodrum merkezindeki bilmem kaç yıldızlı mekan
değil. Benim de derdim öyle mekanlar değil zaten. Böyle köylerde bu tür pansiyonların
kendine has mimari bir anlayışı vardır ve onu biz anlamayız. Çünkü o binayı
köyün ustaları yapmıştır, zaman içinde eklenerek büyür ve kendi mantığı içinde
var olan yapılardır. Takmayacaksın, tadını çıkaracaksın.
Selimiye
bir sonraki yazıda… anlatacak çok şey var. Keşke güzel şeyler yazabilsem ama
ı-ıh. Söğüt nedir derseniz, Selimiye’nin bozulmamışı derim. Bir ipucu işte…
Söğüt selimiye ve Bozburun u annemler Bozburun da yazları geçirdikleri için yaklaşık 25 sene evvel beri biliyorum . Selimiye de ki sardunya restaurant daha tahta masalı iken Prince Charles ile beraber balık buğulama yemişligim bile var. Yaklaşık 10 yıldır gitmedim. Sizin bu yazıdan sonra en kısa zamanda bodrum dan arabaya atlayıp tek başıma gideceğim. Bende sizin gibi tek başına tatili sevenlerDenim. Çok özendİm. Bu arada denizden gidilir Bozburun ile söğüt arasında bir boğaz vardır ve orada akşamüstü saatlerde çok güzel palamut avlanır. Ve doğa çok güzeldir.
YanıtlaSil