Aslında görmek istediğim
sıradaki ada Lipsi değildi, Patmos’du. Sonra tekrar Symi, Sakız ve Samos diye
aklımda dizdiğim 3S adalarına gidecektim. Ancak bir arkadaşım Lipsi’yi
anlatırken “Pek Türk yok, İtalyanlar oluyor, sessiz, sakin” diye anlatınca
aklımda yer etmişti. Bayram tatili dokuz gün olunca, bir önceki yazıda
anlattığım nedenlerden ötürü adalara gitmek farz oldu. Kalymnos her zaman ayrı
tuttuğum –ve neyse ki bizim insanımızın pek sevmediği- bir ada olduğundan oraya
gitmemek olmazdı. Peşine de Lipsi’yi takayım dedim. Bu arada Leros’a pek
ısınamadığımı söylemiş miydim? Yalıkavak ve Türkbükü’ne en yakın ada olduğundan
kalkık polo yakalı kesimin uğrak yeri. Zorba restoranın olduğu koya demirli
yatlarından Zodiac’la sahile çıkan topuklu kadınları gördüğüm an o adadan
soğumuştum. İlk gittiğim ve bir gece kaldığım akşam eğlenmiştim ama şansıma,
bulunduğum mekanda adalıların nişan düğünü vardı da ondan eğlendim. Eğer öyle
bir yerel eğlence olmasaydı kumsalda bulunan altı masanın beşini oluşturan Türk
kesimle baş başa kalacaktım. Ne var bunda diyebilirsiniz? Şu var; yalnızdım,
kafa dinlemeye gitmiştim. Dört–beş çocuk bağıra bağıra sahilde oynayıp arada
ağlayıp arada da kavga edince ve aileleri sanki hiç bir şey olmuyormuş gibi duruma
müdahale etmeyince insanın keyfi kaçıyor. Sakin Ege kıyısında mehtapta uzo
içmeyi hayal ederken anlattığım durum hoş değil. Aynı sayıda masada aynı sayıda
ebeveyn ve çocuktan oluşan bizden daha batıda bir topluluk olsa çıt
çıkmayacaktı. Bunu o kadar çok yaşadım ki sakin bir tatil için gideceğim
yerlerde bizden bir aile olacak diye korkuyorum maalesef.
Neyse, Kalymnos’tan
sabah altıda kalkan feribota bindim ve Lipsi’ye doğru yola çıktık. Feribot boştu.
Koltuklara yatıp hafif uyuklayarak önce Leros’a vardık. Orada yolcu ve araç indirip
yenilerini aldıktan sonra on dakika içinde Lipsi’ye hareket ettik.
 |
Kalymnos'tan Lipsi'ye bu feribotla gittim |
 |
Feribot Lipsi limanına kapak atarken |
 |
İlk izlenim... |
Lipsi’ye yanaşırken
etrafı gözlemeye başladım. Bir avuç insanın feribotu karşıladığı küçücük limanı
ve kalacağım otele doğru yürürken gördüklerim
doğru yere geldiğimi hissettirmişti. Otel hemen limanın bitişiğindeki
mendireğin karşısındaymış zaten. Booking.com kanalıyla rezervasyonum olduğunu
söylediğim orta yaş üstü kadın eline bir klasör alıp gelen fakslar arasında
benim formu aramaya başladı. Adımı telaffuz etmekte zorlandığını görünce bir
kağıda yazıp uzattım. Sıkıntılı ifadeyle kağıtlar arasında gezinip adımı
bulamayınca klasörü yeniden baştan aramaya koyuldu. O ararken ben etrafı
incelemeye başladım. Otelin resepsiyonu diyebileceğim masa aynı zamanda kafe
hizmeti veren lobinin içinde öylesine bir masa. Yani kahve içen de parayı orada
ödüyor. Bir kenarda ahşap tokmaklı oda anahtarları duruyor. Karton dosyada
ismimi bulunca “eeella” dedi ve bana uzattı. Yıllar sonra ilk kez bilgisayarı
olmayan bir otele geldiğimi fark ettim. Faks hayatımızdan çıkalı kaç yıl oldu?
Bu arada beklerken oyalanayım diye kahve içer misiniz diye sordular. Sade Greek
Coffee istedim. Bu Greek Coffee meselesi de şu; 1974 Kıbrıs çıkarmasına kadar
adı Cafe Turko idi, o savaştan olsa oldu Greek Coffee.
 |
Otelin bulunduğu nokta |
 |
Otelin de olduğu liman ve tekne barınağının bulunduğu koyun karşı kıyısı |
 |
İki katlı bina kaldığım oteldi |
Derken odama çıktım.
Geniş, ferah bir oda. Hiç bir lüksü yok ama bütün Yunan otelleri, pansiyonları
gibi tertemiz. Bu konuda çok iyiler. Tesis köhnemiş olabilir ama temizdir. Şu
ana kadar tek istisna Kalymnos’taki Olympic Oteli idi. Orada da karıncalarla
gereksiz bir ilişki kurulmasa temiz sayılırdı. Çarşaf, yastık vb. tertemizdi,
hakkını yemek istemem. Rodos, Kos gibi çok turistik olmayan diğer küçük
adalarda bizdeki gibi yepyeni tesisler yok. Turizm yatırımı bizdeki kadar güçlü
değil. Hatta artık son senelerde sadece mevcutla idare ediyorlar galiba. Ama bu
sadece ekonomik değil, yatırım planlaması ile de ilgili. Kalymnos’ta son bir
yılda adanın çehresini değiştirecek hiç bir yeni bina görmedim. Bodrum’da iki
ay gitmediğim bir koya gidince şaşırıyorum, bu site, şu otel ne zaman yapıldı
diye. Gözümüzün önünde Bodrum bitiyor elimizden bir şey gelmiyor. Bir zaman
sonra kıyılar tamamen tesislerin olacak, derken deniz kirlenecek ve o hale geldiğinde
bizler terk edeceğiz. O tesisleri yapanlar kimlere ne pazarlayacak? Yani yatırım her
zaman iyi bir şey değil. Planlı olmadıktan sonra o bölgeyi katletmekten başka sonuç
vermiyor. Bu blogdaki bir yazıma “Gökova’yı ancak tesis yaparak koruruz” diyen
bile çıkmıştı. Adamın kafa böyle çalışıyor diyeceğim olmayacak. O da biliyor
olmalı ki yapılaşma Gökova’yı bitirecek. Ama rant hırsı öne çıkınca akıl
gidiyor. Koruma konusunda adalar çok başarılı. Hem doğayı koruma hem de
kültürel mirası koruma anlamında söylüyorum bunu. Lipsi’de yeni yapılan
evlerin mimari üslubu eski evlerden farklı değil. Kullanılan malzeme, renkler,
tasarım… Eskiyle uyumlu ve adanın dokusunu bozmuyor.


 |
Evlerin hangisi yeni hangisi eski ayırt etmek kolay değil |
 |
Yeni yapılan bir site. Bodrum'daki gibi metal küpeşte, granit cephe saçmalıkları yok |



Otele yerleştikten
sonra adanın neresinden denize girebileceğimi araştırdım ve hem bir lokantası
hem küçük sahili olan bir koyu gözüme kestirdim. Nasıl gideceğim peki dedim? Ortada
gezinen bir iki çarpık araba dışında araç göremedim. Meydanda bir taksi
durağı buldum, oraya yürürken bir taksi geçiyordu, el ettim. Şoför bekle
döneceğim gibi bir işaret yaptı. Gerçekten de beş dakika sonra geldi.
Gideceğimiz yere varınca geriye nasıl döneceğimi sordum. Beni arar
lokantadakiler gelirim dedi. Evet öyle oldu. Bu arada lokanta çok
sevimliydi, orta yaşlı İtalyanlar vardı. Bir masa bizdendi ve tabii çok
bağırarak konuşuyorlarda ve sonra purolar yakıldı. Tekneyle gelen takım… Derken benim siesta
zamanım geldi, taksiyi çağırdılar, otele döndüm.O taksiyi iki gün içinde beş
kere daha gördüm. Ondan başka iki taksi daha gördüm zaten. Beş taksi varmış
galiba. Biri arızalıymış. Ada böyle bir yer. Beş taksi, sıfır toplu taşıma
aracı. Neredeyse hepsi çarpık özel arabalar. Onlar da kaç tane bilmiyorum ama
30’dan fazla olacağını sanmıyorum. Adanın nüfusunu 450 olarak veriyordu
okuduğum kaynaklar. Adalılar 700’e yaklaştık dediler. Karakol görmedim. Polis
de yok, asker de. Bir tane resmi araç var o da sahil güvenlik aracı. Ama botları
yok. Bir cip var sadece. O da feribot geldiğinde demir sürgülü çiti açıyor
sonra işi bitince bürosuna gidiyor. İşi çok zor adamın.
 |
Adadaki tek resmi araç, sahil güvenlik cipi |
 |
Kos'a gideceğim katamaran yanaşırken çımacı görev yerine gidiyor. Üzerindeki tişört Bodrum'daki Barbaros Yachting tişörtü |
 |
Bira zeytin ikilisi... |
 |
Adanın tek eczanesi ve arkada faal kilisesi |
 |
Arabaların heme hemen hepsi çarpık, ezik. Adada oto sanayi, kaportacı falan görmedim |
Adalılar güleç. En
azından bana öyleleri çattı. Galiba en suratsızları oteldekilerdi. Biri büyük
olmak üzere on tane restoran saydım. İlk akşam nerede yiyeyim diye balkonda
internetten araştırırken burnuma ızgara kokusu gelmeye başladı. Derken koku
arttı ve tam karşımda birinin ahtapot ızgara hazırladığını gördüm. O akşam
nerede yiyeceğim belli olmuştu. Son yılların en güzel ahtapotlarından birini
orada yedim. Sahibi de işi iyi biliyordu doğrusu. Bir yudum uzo alıyor sonra
ateşin başına dönüyordu. O dükkan da tipik Yunan işletmesiydi. Yani aile
işletmesi. Bugüne kadar gittiğim bütün restoranların tümünde mutlaka aile
bireylerinin çalıştığını gördüm.
 |
Bunlarla göz göze gelince kulu kaldım... |
 |
Şahane ahtapotların ustası... |
 |
Ahtapotları yediğim masadan kafamı sola çevirince kaldığım odayı görüyordum |
 |
İkinci akşam gittiğim mekan. Burası da çok iyiydi. Zaten kötü bir yere denk gelmedim |





Ertesi sabah fırtına
çıktı ve limana sığınan teknelerin biri hariç hepsi bizim teknelerdi. Yeni
gelenlerden bir teknede bulunanlar dışında diğerleri çevreye saygılıydı, gürültü
yapmayan, kendi halinde, deniz kültürünü almış insanlardı. O saygısız
dediklerimin ne yaptığına gelince; gece saat 03:30 civarı uyurken bağrışmalara
uyandım. Gece o kadar sessiz oluyor ki çıt çıksa duyuyorsunuz. Adada herkes
uykuya çekiliyor, müzik çalan mekan yok, meyhaneler de saat bire doğru
kapanıyor. Sonrası mutlak sessizlik. Gecenin bir yarısı limanın olduğu küçük
koyun karşısında zurna olmuş beş kişi sallana sallana ve
bağıra bağıra “Geri dööön geri dönn” diye bir şarkı söylemeye çalışıyorlardı.
Sallana, yürüye mendireğe ve dolayısıyla kaldığım otelin balkonunun dibine
kadar yaklaştılar. Biri kadın beş kişi son derece sarhoş, bitik vaziyette saçma
sapan konuşup çevreyi rahatsız ediyorlardı. Şşşşttt diye seslendim, dönüp
baktılar, biraz sustular. Biri bir şey geveledi ama dili dolandığından konuşması anlaşılmıyordu.
Sonra teknelerine gittiler ama giderken seslerini kestiler. Yoksa diğer
teknelerden fena azar işiteceklerdi. Oraya kadar bağırıp çağıranlar teknelerin
arasına girince sustular. Bakın bugüne kadar kaç gece geçirdim adalarda bilmiyorum,
saymadım. Bir kere bile böyle bir olaya şahit olmadım. Orada da insanlar
içiyor. Hem de gece gündüz. Orada da sarhoş oluyorlar. Ama kimse yollarda nara
atmıyor, rahatsızlık vermiyor. En fazla, bulundukları mekanda şarkı söylüyorlar
gece bitiyor. Bu tatilde bir daha daha şunu gördüm ki; yemek, içmek nasıl bir
görgü işiyse tatil de öyle. Eğlenmeyi bilmek de bir görgü ve kültür meselesi. Neden
her yerde çıkıntılık yapan bir milletiz? Niye her yerde bir şekilde
görgüsüzlüğümüzü kusuyoruz? Zengini hesap kadar bahşiş bırakıp dengeleri bozar,
görgüsüzlük yapar. Tekne kiralayıp tura çıkanı deniz kültüründen nasibini
almamıştır, koylarda, limanda müzik çalar gürültü yapar. Bir diğeri çocuğuna
sahip çıkmaz, Kalymnos’ta olduğu gibi “Ne dersem bu çocuklar bağırmaz,
susarlar?” diye Yunanlı birinden size soru gelir. Arada aklı başında tatil
yapan Türk aileler gördüğümde selamlaşıyorum. Oh yahu düzgün insanlar gördüm diye seviniyorum.






Ertesi gün otelin
arkasında, yaklaşık üçyüz metrelik yürüme mesafesinde şahane bir koy buldum. Küçük
bir koy ve zaten galiba adanın bütün koyları böyle küçük. Hepsinin denizi farklı
güzellikte olmalı. Şimdilik sadece ikisinden denize girebildim. İlerleyen zamanlarda
farklı koyları keşfe çıkarım.Koyların halka açık olduğunu söylememe gerek var
mı? Şezlong yok. Kum isterseniz kumluk, taş isterseniz çakıllık koylar var. Ser
havlunu, hasırını yat. Ada halkı da öyle yapıyor. Lipsi turistik bir ada
sayılmaz. O yüzden de sakin ve huzurlu. Gelenler de bunu bilerek geliyor.
Eğlence, gece hayatı bekleyen buraya niye gelsin?
Bütün adalarda olduğu
gibi irili ufaklı, Hristiyanlığa dair kalıntılar, şapeller, kutsal yerleri var.
Dodecanese adaları erken Hristiyanlık ve Bizans dönemine dair fazlaca kutsal
yer barındırıyor. Tepelerde, kimsenin gitmediği yerlerdeki küçük kiliseciklerin
sebebi bu.
 |
Otelin arkasındaki koy |
 |
Suvlaki... |


Adanın merkezindeki
limanda bir de kilise var. Faal olan bir kilise, alt katında da adaya dair
küçük bir müze varmış, bir sonraki gidişimde gezebilirim. Kilisenin yanından
merdivenlerle adanın merkezindeki yerleşime geçiyorsunuz. Daracık sokaklar,
beyaz badanalı evler, mavi kepenkler… Tipik ada lezzeti. Küçük bir kaç
hediyelik eşya satan dükkan, bir iki küçük butik, bir kasap, bir banka şubesi,
bir atm, bir iki manav ve market. İşte bu kadar. Fırtınadan dolayı
planladıkları adalara gidemeyip gariban Lipsi’ye sığınan iki kadın, belli ki bu küçük
adada sıkılmışlar. Kahve içtiğim merkezdeki kafenin önüne geldiler ve biri heyecanla yandaki dükkana girdi ve
anında çıktı, yanındakine “Ayol burası kasapmış ya… Buradan ne alacağız, çık
çık başka yer bulalım” dedi. Sıkılmış, karaya çıkamamış Türk kadınının
alışveriş azminin ve harekatının önünde kimse duramaz. O hızla markete girip
cips, bisküvi, cola falan alıp dört koca torba doldurup teknelerine gittiler.
Dikkat etmedim, belki market sahibi bu hasılat bu yaz bana yeter deyip dükkanı
kapatıp tatile çıkmıştır.



















Bayramda yaptığım bu
ada turunu, twitter ve instagram hesaplarımda paylaşmıştım. Blogda toplu halde
anlatma fırsatım oluyor. Lipsi’yi çok sevdim. Çok küçük, çok sakin, neredeyse
hiç bir şey yok. Kitabını alıp, denize girip çıkıp okuyup, siesta yapmak,
akşamları da lezziz deniz mahsulü yiyip uzo içmek için ideal. Başka bir şey
arayanlara hiç uygun değil. Çorak bir ada. Denizi güzel, onun dışında öyle
doğal güzellik, ağaç falan hayal etmeyin. Yok.
Bu yazıyı blogda
yayınladıktan bir kaç saat sonra yine yola çıkıyorum. Bu sefer ilk durak gece
kalmalı olarak Kos. Bu gece oradayım. Orada sevdiğim bir iki mekan var, birinde
yer içerim. Yarın sabah 11:00 katamaran feribotuyla istikamet Lipsi. Siz bu
yazıyı okurken ben yine orada olacağım. Twitter ve instagram’da paylaşırım.
 |
Kos'ta beş saate yakın bir zamanım vardı. Bodrum'daki Hanende Mey'in sahibi aileden Osman ile buluşup adadaki mekanımıza gittik. Arka sokaklarda, sadece yerli halkın gittiği bir mekan. Adını yazmıyorum... |
 |
Bu kalamarı başka yerde yemedim. Şu ana kadar yediğim en iyi kalamar. Bakalım daha iyisine denk gelecek miyim? |
 |
Osman ve Kos'lu Ahmet abiyle... |
 |
Kos'u arkada bırakıp Bodrum'a dönerken |
Yazılara biraz ara…
Bir uygun zamanda Bodrum’a gelenler üzerine bir şeyler yazacağım. Burayı İstanbul’a
çevirip, burası da İstanbul oldu diyenler üzerine. Bodrum’u seviyorum çünkü
aradığım her markayı buluyorum diyenler, trafikten şikayet edip kornaya
basanlar, avm’lerde kötü park ediyorlar diyenler üzerine. Buraya geleli daha
bir yıl olmamışken ahkam kesenler üzerine yazayım, gözlemlerimi aktarayım
istiyorum.
Bu akşam ve yarın
akşam uzo kadehlerimin ilki sizlerin sağlığına, mutluluğuna kalkacak. Adalardan
selamlar…
Serdar Bey afiyet olsun.iyi dinlenirsiniz umarım.
YanıtlaSilAfiyet olsun.
YanıtlaSilahhh Lipsi ne güzel yermiş, huzuuuur, ilk gidilecek yer olarak yazdım kenara
YanıtlaSilYine keyifli bir seyahat yine keyifli bir yazı. Sayenizde kendimi oradaymıș gibi hissettim. Teșekkürler. Toplumumuzun eğlence ve tatil ile ilgili düșüncelerinize %100 katılıyorum.iyi keyifler.
YanıtlaSilEşimle geçen temmuzda gittik bir gece kaldık,çok çok beğendik.Sizin ahtapotçuda oturup yanında minik iki tabak mezeyle birer uzo içtik.Sizden selam söyledim tanıdı mı emin değilim.Keşke geceye orada devam etseydik sonraki Pefko'da seçimlerimiz fiyaskoydu. Teşekkürler Lipsi tanıtmı için.
YanıtlaSilMerhaba. Lipsi'yi beğendiğinize sevindim. Ahtapotçu beni hatırlamaz, bu yaz de daha hiç Lipsi'ye gidemedim. En kısa zamanda gideyim istiyorum.
YanıtlaSil