Sabah 07:50’de hareket edecek Blue Star
şirketinin feribotuna bindim ve tam zamanında Tilos’a hareket ettik. Genellikle
gece ya da -bulunduğunuz adanın konumuna göre- sabah erken saatlerde
binebileceğiniz Blue Star feribotları çok rahat ve büyük. İçinde
onlarca TIR alabilen alt bölümü, bir kaç güvertesi, kıç tarafında balkonları, son derece temiz
ve konforlu kamaraları, deri koltuklu kapalı salonları, yürüyen merdivenleri,
küçük bir kaç mağazası ile sıkılmadan seyahat edebileceğiniz gemiler. Sabah kahvaltımı
arka balkonda Nisyros’u seyrederek yaptım. Yaklaşık bir saat sonra Tilos’a
vardık.
 |
Tilos'a yaklaşırken |
 |
Feribottan |
 |
Tilos'a varınca |
İlk izlenimim sakin bir adaya geldiğimi doğruladı. Tilos 65 kilometre
karelik küçük bir ada. Nüfusu 500 civarı. Adanın her yanından huzur fışkırıyor.
Gürültü yok, acele eden yok. Acele etmeyi gerektirecek bir şey de yok.
Otellerin olduğu, adanın küçük limanının da bulunduğu Livadia’da kalacaktım.
Oteller deyince aklınıza büyük binalar gelmesin. İki katlı küçük otelciklerden
söz ediyorum. En büyüğü herhalde 40-50 odalıydı. Benim kaldığım yedi odalı, çok
sempatik bir oteldi. Hiç bir fazlalığı olmayan, temiz, sade bir otel. Deniz
hemen önümdeydi ve otelin tüm müşterisi toplam dokuz kişiydik. İstediğim tek
şey şahane bir deniz ve sessiz sahilinde kitap okumak, öğlenleri de siesta
yapmaktı. Sipariş verseydim bundan daha iyi bir yer bulamazmışım. Tilos bunun
için biçilmiş kaftandı. Çakıllı sahili denize girmeyi biraz zorlaştırsa da
pırıl pırıl suyun sebebi de bu çakıllar tabii. Sabah yüzümü denizde yıkayıp,
kahvaltı ettikten sonra ılgın ağacının altına şezlongumu çekiyordum ve kitabıma
dalıyordum. Arada kahve içer misiniz diye soran otelin sahibesi yanıma
uğruyordu. Çok sevimli yaşlı İngiliz bir çift vardı, zaman zaman iki laf ettiğim.
Onun dışında sessizliği bozacağım diye ağzımı bile açmıyordum.
 |
Tilos, Nisyros veya Halki gibi güzel bir ada değil. Ama aurası bambaşka. Huzur adası |
 |
Livadia sahili |
 |
Sahil boyu ılgın ağaçları dikili |
 |
Kaldığım küçük otel |
 |
Otelin önündeki sahil |
 |
Otelin önü. Çakıl bir sahil ve cam gibi bir deniz |
Livadia adanın limanı. Adanın asıl
merkezi içeride, bir tepeye kurulmuş Megalo Chorio denilen yer. Şehir Rodos
şovalyeleri döneminde yapılmış bir kalenin içindeymiş. Son gün zamanımı adayı gezerek
değerlendirmek istediğimden araba kiraladım ve oraya gittim. Kiralama
şirketinin görevlisine adada son günüm olduğunu, buradan Halki’ye geçeceğimi
söyleyince o zaman siz arabayı saat 16:00’da getirirsiniz dedi. Çünkü o gün tek
bir feribot seferi vardı, o da o saatte.
Adada gezip görülecek bir şey yok
aslında. O kadar sakin ve boş bir ada ki sadece dinlenmekle zamanınızı
geçirebilirsiniz. Söylememe gerek var mı bilmem ama beach veya partileme mekanı
falan da yok tabii. Gidişimle ada nüfusunun yaş ortalamasını düşürmüş
olabilirim. O kadar sakin bir adaydı ki, sakin dediğim Nisyros bile Tilos’tan hareketli
kaldı. Anlayın yani.
 |
Uzaktaki tepeler Datça, Palamutbükü |
 |
Livadia'da akşama doğru |
 |
Bu da sabah hali |
 |
İki günüm burada geçti |
Beş altı yemek mekanı var. İlk akşam en
turistik diyebileceğimiz yere, Mihalis’in mekanına gittim. Bayram olduğundan
tekneyle gelen birkaç Türk masası vardı. Neyse ki gürültü yapan çocuklu Türk
aileleri gibi değildi, gayet aklı başında insanlardı. O akşam tadı damağımda
kalan mükemmel bir ahtapot ızgara ve feta saganaki yedim. Her ikisi de bugüne
kadar yediklerimin en iyilerinin arasındaydılar. Ertesi akşam da sahilde
Nautilos’ta yedim. Balık çorbası çok iyiydi, onun da tadı damağımda hala.
Bu arada akşam üzeri limana ve hemen
arkasındaki küçük meydana yürüyüş yaparken gözüm bir mekana takıldı. Akşam
meydandaki büyük ağacın altı ada halkıyla doluyor. Kahve, uzo içip sohbet
ediyorlar. İçecekleri de o gördüğüm mekan veriyor. Mekanın önünde de uzunca bir
masa ve iskemle yerine de masa boyunda bir sıra var. Baktım yaşlı amcalar orada
oturup uzo içip koyu muhabbet yapıyor. Ben de yemekten önce bir kadeh içeyim
dedim. Mekanın içine bir girdim ki şaşırıp kaldım. Bizim Mahmut Kaptan’ı alıp
Tilos’a koymuşlar sanki. Aynı anlayışta bezenmiş bir mekan. Duvarlarda bir
milim boş yer kalmamış. İlginç objeler, fotoğraflar… Tıpkı Mahmut abinin yeri.
Tabii çok sevdim mekanı, iki akşam da yemekten önce oraya gittim. Servis yapan mekanın çalışanı arka arkaya, kısa sürede bir kaç uzo içmemden Türk müsün dedi? Evet dedim,
sonra her yanımdan geçişinde takılıyor, “bir tane daha” diye Türkçe soruyordu. İkinci
akşam “Bak dedi bunun adı İlia, biz İlyas deriz, Türkçe bilir, konuş” diye
birini gösterdi. Adam yanıma geldi, başladı anlatmaya. Ailesi mübadelede
Antalya’dan Atina’ya gitmiş. Kendisi de Antalya doğumlu. Gayet iyi Türkçe
konuşuyordu. Arada unuttuğu kelimeleri ben söyleyince hatırlayıp çok seviniyordu.
Konuşmamaktan unuttum dedi. Karısı Tilos’luymuş, yılın altı-yedi ayını Tilos’ta
geçiriyormuş. Çocuklarını, torunlarını anlattı. İçkiyi bırakmış, arada
içiyormuş, yaşı seksene gelmiş, bir kaç tane tonik içti anlatırken. Bodrum’a
gelmiş yirmi yıl evvel. İki defa “Symirna”ya gitmiş. Fuar vardı dedi, Zeki
Müren’i dinlediğini anlattı. Bir de neydi o adı dedi, hani hasta oldu şimdi,
Ibrahim Tatlıcı mıydı ne? Dedim Tatlıses olmasın. Hah onu da dinledim ben dedi.
Sohbeti bitirip yemeğe giderken bir hatıra fotoğrafımız olsun dedim. Derhal
gözlüğünü çıkardı, gözlükle iyi çıkmıyormuş. Yarın akşam da gel dedi, ah dedim Halki’ye gidiyorum. Ooo dedi orası güzel adadır.



 |
Tilos'ta bulduğum mekan aynı bizim Mahmut Kaptan'ın meyhanesi üslubunda |
 |
Tam kıvamında bir ahtapot ızgara |
 |
Yediğim en iyi feta saganakiydi |
 |
Otelin omletli sabah kahvaltısı |
 |
Tilos'un en büyük oteli |
 |
Ada halkının akşamları buluşma yeri |
 |
Gittiğim mekanın önünde koyu sohbete dalmış ada halkı |
 |
İlia Bey. Fotoğraf çekilecek diye gözlüğünü çıkardı, gözlükle iyi çıkmıyormuş. Yaş sekseni geçmiş. Zımba gibi |
 |
Dakos ve balık çorbası. Dakos Kos'taki Elia'dan sonra yavan geldi. Ama çorba çok iyiydi |
Ertesi gün araba kiraladım dedim ya.
Adanın arkasına gittim. Twitter arkadaşım Aslıhan Karay bana Tilos ile ilgili
çok yararlı tavsiyeler yazmıştı. Sözünü ettiği arkadaki küçük lokantayı merak ediyordum. Yol
üstü Megalo Chora’yı da görürüm dedim. On beş dakika sonra adanın tam
ortasındaydım Bir on beş dakika sonra adanın arkasına vardım. Adanın bir ucundan
bir ucu yarım saat sürmüyor bile. Kos ile Rodos arasında tespih taneleri gibi
dizilmiş Nisyros-Tilos-Halki üçlüsünün bu kadar yakın olmalarına rağmen bu
kadar farklı coğrafi yapıları ve dolayısıyla halkın yaşamının farklılığı çok ilgimi
çekti. Nisyros tamamen volkanik bir ada. Verimli bir toprağı yok, o yüzden de
çorak. Tilos ise iç taraflarında zeytinlikleri olan, az da olsa tarım yapılan
bir ada. Halki ise başka bir tarzdı, orayı da bir sonraki yazıda anlatacağım.
Tilos’un arkasına vardığımda öğlen
olmuştu ve acıkmıştım. Minik bir mendireğin olduğu iki üç binalık köyde bir tane
yemek yiyecek mekan vardı. Bulmam zor olmadı. Balıkçı bir karı koca ve kızları
işletiyor mekanı. Önce buz gibi Mythos söyledim. Sonra bir ahtapot salata ve
kalamar tava yedim. Ahtapot salatası ılık ılık geldi ve açık ara hayatımda
yediğim en iyi ahtapot salatasıydı. Bizde ahtapot salatası yapılırken küçük
küçük doğrarlar ve ahtapotun düğmelerini ayıklayıp atarlar. Tilos’ta ahtapotun
düğmelerini atmamışlar. Parçalar da daha iri doğranmış. O zeytinyağı neydi
öyle… Tilos’ta yediğim ızgara ahtapottan sonra salatasına da hayran kaldım.
Kuzey rüzgarına açık mekanda büyük bir ağacın altında oturdum ve gölgede ilk
defa üşür gibi oldum. Eylül kendini hissettiriyor dedim kendi kendime. Yemek
yerken karşımda Nisyros’un arka tarafı ve tepede Nikia’nın evleri belli
belirsiz seçiliyordu. Nikia’da yürürken Tilos’u seyretmiş ve acaba kalacağım
yer adanın neresinde diye düşünmüştüm. Şimdi artık konumlandırmayı
yapabiliyorum. Yemek yediğim yerden bir kilometre kadar gittikten sonra yine
çakıllı, uzun, harika bir sahil buldum. Iki kişi yüzüyordu. Evet sadece iki
kişi.
 |
Küçük dokunuşların önemine dair bir görüntü. Soldaki benim kaldığım otel, sağdaki ikizi kadar benzeyen diğer otel. İşletmeci özeni farkı nasıl belli ediyor kendini. |
 |
Ada limanın olduğu bölge. Gördüğünüz gibi ada güzel değil aslında. Ama dedim ya, denizi, huzuru başka türlü bir şey |
 |
Livadia'nın genel görünüşü |
 |
Karşıdaki beyaz evler adanın asıl merkezi Megalo Chorio dedikleri bölge |
 |
Rodos şovalyeleri döneminden kalma kale tepede görünüyor. Eskiden Megalo Chorio da kale duvarlarıyla çevriliymiş. Günümüze bir kaç taş kalmış o kadar. |
 |
Adanın Nisyros'a bakan arka bölgesi |
 |
Kiraladığım araba. Bu da dökülüyordu. İçine sinmiş sigara kokusu felaketti. Küçük adalarda temiz ve yeni araba bulmak zor. Orta boy ve büyük adalarda ise hepsi yepyeni ve tertemiz |
 |
Şurada içtiğim biranın, yediğim ahtapotun tadını unutmayacağım. Benden başka iki müşteri vardı. |
 |
Karşısı Nisyros. Tepedeki beyaz çizgi gibi görünen yer ise Nikia köyü. Bir önceki yazıda bol fotoğrafını koymuştum. Tepenin arkasında ise volkanın krateri var |
 |
Koca sahilde iki kişi yüzüyordu |
 |
Bunu kim ürettiyse çok zengin olmuştur. Bütün küçük adalardaki her restoranın her masasında bu var. |
 |
Doyumsuz tadıyla ahtapot salatası. Ilık servis ediliyor |
Öğle yemeklerinde, Nisyros’ta başladığım
yeni bulduğum oyunu Tilos’ta da bir öğlen oynadım. Menülerdeki yerel yemeklerin
Yunanca isimlerini anlamam mümkün değil. Musakka gibi anlaşılır
isimlerden söz etmiyorum. Özel bazı isimler var ki ne olduğunu bilemem.
İşte öğlenleri Yunan alfabesiyle yazılmış yemeklerin içinde harflerin yan yana
gelmesiyle en şık duran isim, en iyi tasarım hangisiyse o yemeği söylüyorum. Şu
ana kadar bana uymayan bir yemeğe denk gelmedim. Hoş, yemek ayırmam ve
yemediğim hiç bir yemek yok. Ama mesela çok yağlı bir yemek çıkarsa
zorlanırdım, çıkmadı. Son yediğim bizim İzmir köfte benzeri bir yemekti mesela.
Tilos’tan çok güzel izlenimlerle
ayrıldım. Her şeyden once elle tutulur bir huzur vardı adada. Sakinliğine
vuruldum. Denizine de. Ve iddiasız olmasına rağmen yemekleri de gayet iyiydi.
Esnafı çok düzgün. Ada halkı da öyle. Misafirperverler. Sakinler.
Müdavimleri var. Bir Alman çift on yedi yıldır geliyorlarmış. Benimle aynı
otelde kalan İngiliz çift on yıldır geliyoruz dediler. Önceden –seksenli
yıllarda- Bodrum’a da giderlermiş, çok iyi biliyorlar. Son gidişlerinde tatili
erken kesip Tilos’a geçmişler. Neden öyle yaptınız dedim. “Ara vermiştik
Bodrum’a, sonra bir gittik ki her taraf bina olmuş. Fiyatlar çok artmış,
yemekler bozulmuş. Kaçtık” dediler. Gelişmeyi betona bağlayan yerel
yöneticilere, arazilerini satan halka bunu anlatmak mümkün değil tabii. Tilos
da diğer adalar gibi belli bir plan çerçevesinde gelişiyor belli ki. Gözü
rahatsız eden, diğerlerinden daha yüksek bir tek bina yok. Betonlaşma yok. Diğer
adalarda olduğu gibi sahil boyu ılgın ağaçları dikmişler. Bunlar hem sahilde
doğal gölgelik oluyorlar, hem serinlik yapıyorlar. Görüntü olarak da çok
güzeller. Bizim Bodrum’da daha fazla şezlong koyabilmek için ağaç kesen
tesisler var. Yunanlılarla hayata ve yaşadığımız yerlere bakışımız epey farklı. Onlar
korumak biz bozmak üzerine uzmanlaşmışız. Ne yazık ki durum bu. Aramızdaki yedi
sekiz mil çok az ama hayatlarımız o kadar başka ki sanki aramızda binlerce mil
var.


 |
Ve beni Halki'ye götürecek katamaran limana gelirken |
 |
Tilos, kırmızı konturlu ada |
Tilos’ta iki gece kaldıktan sonra üçüncü
gün öğleden sonra feribota binmek için beklerken oteldeki sevimli yaşlı İngiliz
çift geldiler iskeleye. Sizi arıyorduk dediler ve çantalarından benim bir
tişörtümü çıkardılar. Otelde unutmuşum. Ada küçük yer ve eninde sonunda herkes
aynı feribota binecek. Otel sahibesi rica etmiş, beni iskelede
bulabileceklerini söylemiş, onlar da tişörtümü getirdiler. Ben Halki’de onlar
Rodos’ta inecektik. İnerken teşekkür ettim. Tişörtlerinize dikkat edin dediler,
gülüştük.
Halki’ye inince güzelliğine vuruldum. Ama
orayı bir sonraki yazıya saklıyorum.
ah o huzura nasıl ihtiyacımız var, Bodrum'u bitirdiler maalesef artık, biz de bakınıyoruz nereye kaçsak diye, Datça daha sakin sanırım
YanıtlaSilMerhaba Serdar bey;Hiç GÖKÇEADA'ya gittiniz mi?
YanıtlaSilMerhaba Yakup Bey. Hayır Gökçeada ve Bozcaada'ya hiç gitmedim.
Sil