Ne var şu adalarda?
Son iki yazdır Yunan adalarına sık gider
oldum ya. Bu konuda hem eşten dosttan, hem Twitter hesabımdaki “tvitdaş”lardan fazlaca
soru geldi. Kimine cevap verebildim, kimine yazamadım, ya da kısa geçiştirdim.
Sezon biterken adalara bakışıma dair fikirlerimi yazayım istedim. Bu bir
anlamda da toplu cevap olur.
Özellikle Kos bisikletle gezmek için ideal. Bu ay sonunda hava iyi olursa sadece bisikletle uzun yol yapmak için geçmeyi düşünüyorum |
Sorunun soruluş biçimi, soranın niyetini
belli eder. “Yunan adalarında size çeken nedir? diye soran da var, “Ne var şu
adalarda, ne buluyorsun? Bir halt yok” diye soran da. Bu yazı, tüm soruların
içeriğine cevap oluştursun.
Önce şunu belirteyim, ben henüz Kos,
Kalymnos, Leros, Lipsi, Nisyros, Tilos, Halki ve Rodos olmak üzere sekiz adaya
gittim. Yani Dodecanese denilen, bizim On İki Ada değimiz -aslında irili
ufaklı- yirmi civarı adanın henüz tamamını görmedim. Önümüz kış. Bodrum’a uzak
ve turistik olmayan adalara gitmek için uygun zaman değil. Çünkü o adalara hem
sefer sayısı çok azalıyor, hem o adaların neredeyse tamamı yazlık, sayfiye
yerleri. Yani kalanlar da kışlıklarına gidiyor. Öğrendiğim kadarıyla da kara
Yunanistan’ına dönüyorlarmış. O adaları seneyi bıraktım. Daha görecek çok ada
var. Bütün dileğim gelecek sezon oralara kendi teknemle gidebilmek.
Bisikleti gümrükten geçirmede bir sorun yok. Kağıt falan da gerekmiyor, feribota binin, gidin |
Bütün hikaye böyle başlıyor. Rüzgarlı güneşte ahtapotu kurutup, haşlamadan, bu haliyle ızgara yapıyorlar. Püf noktası, sadece güneş olmayacak, rüzgar da olacak. Aksi halde içi kuruyor |
Gelelim sorulara…
Zaten Bodrum’da yaşıyorsunuz. Karşıya bu
kadar sık niye gidiyorsunuz?
En sık karşılaştığım soru bu. Aslında
garip bir soru değil. Gitmeyen için sanılıyor ki deniz aynı deniz, iklim aynı
iklim. Eh yemekler de benziyor. Tek fark onların uzosu var bizim rakımız. Hem
uzo zaten çok tatlı, esanslı bir içki, rakı sever biri olarak nasıl içiyorsunuz?
Bu da sık gelen sorulardan biri. Sondan başlayayım. Uzoyu bilmeden önce ben de
öyle duymuştum ve biz Türkler duyduklarımızla yaşamayı severiz. Ama gidince
öğrendim ki uzonun onlarca çeşidi var. İçinde sakız aromalı olanı da var, bizim
rakıya benzeyeni de. Sadece benim en sevdiğim marka olan Barbayanni’nin beş
çeşidini içtim. Varın gerisini düşünün. Ha bir de adalardan adalara da
değişiyor. Sayısını bilemeyeceğim kadar yerel marka da var. Uzun yıllar önce
Kerkira’ya (Corfu) gittiğimde oradan Tsantali marka bir uzo almıştım. Okunuşu
Çantalı. Çantalı bir kız ilüstrasyonu vardı üzerinde. O uzoyu bir daha hiç bir
yerde göremedim. Velhasıl, uzo uzaktan bilindiği gibi değil. Rakıya benzeyeni
de var benzemeyeni de. Her birinin tadı farklı.
Gelelim deniz meselesine. Evet Bodrum
ile adaların denizi aynı Ege’de ama aynı temizlikte değil. Bodrum hızla
kirleniyor. On yıla kadar denize girilecek yer sayısı azalacak çünkü Bodrum’u
bitiriyoruz. Ama karşısı öyle değil. Bizim sahillerimizde Datça Palamutbükü’nün
denizini hep ayrı tutardım. Hala da ayrıdır. Ama Tilos’un denizinin onun aynısıymış. Zaten Palamutbükü Tilos’a bakıyor, karşılıklılar. Onun
dışında gittiğim her adanın denizi ayrı güzel. Ve en önemlisi her tarafta aynı
temizlikte. Bodrum’da sabah denize girdiğim yerde saat 10:30 oldu mu günlük
tura çıkan tekneler açıkta sintine boşaltıyor ve sahile köpükler geliyor. Kendi
ekmek parasını kazandığı denize sahip çıkmayan bir millettiz sonuçta. Denize
meşrubat kutusu atan kaptan gördüm ben, siz ne diyorsunuz? Adaların hiç birinde
denizde bir tek çöp tanesi görmedim ama. Sintine boşaltmak da neymiş? Burada
her yıl Bodrum Belediyesi’nin deniz temizleme harekatı oluyor. Dalgıçlar dipten
yüzlerce kilo çöp çıkartıyor. Her yıl da artıyor. Kabul edelim ki pis milletiz.
Itiraz edenlere, parklardaki bankların altına bakmalarını rica ederim. Çoğunun
altında ayçekirdeği kabukları görürler. Bayram tatili bitince Bodrum’un ve
diğer tatil beldelerinin fotoğrafları yayınlanıyor sosyal medyada. Mutlaka
göreniniz vardır. Akyaka, İztuzu sahillerinde arkalarında binlerce içi dolu çöp
torbası, plastik şişe bırakıp giden tatilciler var. İnsanımızın kendi yaşadığı
çevreye, doğasına saygısı olmayınca denizen ve çevresinin kirlenmesi
kaçınılmazı. Karşıdaki insanlar bizim tam tersimiz. Yaşadıkları yere gözleri
gibi bakıyorlar. Adalarda sokakaların temizliğinden, denizin de temizliğini
tahmin edebiliyorsun. Evinin önünü, sokağını temiz tutan insan tabii ki denizine de sahip
çıkacaktır.
Hayatımda içmediğim kadar birayı adalarda içtim. Her öğlen bir veya iki tane içip siestaya gitmek insana "işte yaz budur" dedirtiyor |
Kalymnos'un Telendos'u. Yani adanın adası |
Tilos'un Palamutbükü ile aynı olan denizi. Zaten karşılıklılar. Bakınca görüyorsunuz |
Adalarda yediklerinin Bodrum’da
yediklerinden ne farkı var?
Evet yediklerimiz birbirine çok
benziyor, bazıları aynı. Ancak pişirilme biçiminden kaynaklanan farklar var.
Damak tadı işin içine girince tercihler değişebiliyor. Benim için haşlanmamış,
direkt kömür ızgarasında, içindeki deniz suyuyla kızartılan ahtapot makbulken
bazısı için bu çok serttir, hatta “kayış gibi”dir ve onlar haşlanmaktan
neredeyse çatal değse ayrılacak kadar yumuşak, lezzeti kaçtığı için soslanmış ahtapot sever. Şimdi siz
ikincisinden yanaysanız adalarda mümkün değil ahtapot yiyemezsiniz. Ben de ilk
yediğimde yadırgamıştım. Ancak sonra, ahtapotla beraber Ege denizini
de yediğimi hissettiğimde her şey değişti. Şimdi Bodrum’da çok yumuşak,
soslanmış ahtapotu yemez oldum. Oralarda gezindikçe öğrendim ki ahtapot “lokum
gibi” olmamalı.
Bunun dışında bazı yerel yemeklerini de
çok seviyorum. Özellikle musakka ve oğlak eti. Onların musakkası ile bizim
musakka arasındaki tek benzerlik içlerinde patlıcan olması. Ve de isim aynı.
Ama lezzet ve yapılış biçimi bambaşka. Hele üzerinde hafif peynir eritilmiş,
güveçte yapılanı. Keza oğlak eti de On İki adalarda çok yeniyor. Adalar dağlık
ve bol keçi var. Eğer üç dört gece kalacaksam bir akşamımı oğlak ve şarap
akşamı olarak ayırıyorum. Diğer akşamlar tabii ki deniz mahsulü ve uzo
akşamları. Bodrum’da ot mezeleri adalara göre çok daha zengin. Orada ot hiç yok
gibi. Ama bu dediğimden tüm adalar anlaşılmasın, sadece On İki adadan söz ediyorum. Yoksa ot yemeklerinin ana yeri Girit tabii. Girit'e on günümü ayırıp sadece ot yemekleri ve bu bölgeye göre çok farklı olan müzikleri için gitmeyi planlıyorum. Bir de şu var ki, otlar sonbahar yağmurlarından sonra çıkmaya başlıyor. Yazın dükkanınızda ot mezesi bulunduracaksanız kıştan toplayıp, ayıklayıp, uygun koşullarda saklamanız lazım. Rodos, Kos biraz da Kalymnos hariç On İki adada kışın çok az insan kalıyor. Adaların hepsi değil ama çoğunluğu çorak, kayalık. Tarım sadece zeytin ve
üzümle sınırlı. Biraz da narenciye.
Mesela burası Leros'ta kaldığım, değirmenden otele dönüştürülmüş yapının içi |
![]() |
Kalymnos'ta, belki de hayatımda yediğim en lezzetli deniz mahsullerini, istiridyeleri falan şu ağacın solundaki masada yedim. |
![]() |
Yol muhabbetleri. Patmos'lu abi bize de bekleriz dedi. Ben Bodrum'a çok geldim diye ekledi |
Halki |
Gelelim işin ekonomik tarafına.
Türkiye’de eğer tanıdık, daha önce gittiğiniz bir restorana gitmiyorsanız kaça
çıkacağınızı, hesap pusulası önünüze gelene kadar bilemezsiniz. Hatta tahminler
yapılır, herkes bir rakam söyler falan. Yunan adalarında, yiyecek sektörüne
dair en önemli konu şu ki orada akşam kaça çıkacağınızı biliyorsunuz. Hele bir
iki gidişten sonra hata payınız %5 civarında kalır. Tabii ki orada da her yemek
her mekanda aynı fiyat değil. Ancak aradaki fark çok az. Denizin dibindeki mekan ile
bir arka sokaktaki arasında fiyat fark olması doğal. Doğal olmayan ikisi
arasında yüzde yüze varan fark olmasıdır. Bizde maalesef yan yana iki mekanda,
aynı şeyleri yiyip içseniz bile çok farklı fiyat ödeyebilirsiniz. Niye böyle
deseniz, eh o balığı Metro’dan alıyor ben balıkçıdan, veya o çiftlik satar
denebilir. O sebzeyi falancadan alıyor bizim için filanca özel yetiştiriyor
diyebilirler. Peki kardeşim karşıda niye böyle olmuyor? Üstelik bilirsiniz
adalarda –başta sebze, meyve olmak üzere- bir çok şey karaya göre daha pahalıdır çünkü
yetişmez ve dışarıdan gelir. Deniz mahsulü hariç. Orada da sistem tersine
işliyor. Her neyse, demem o ki adalarda belli bir kalite standartı var; bu bir.
Herhangi bir adadaki en ucuz balıkçıyla en pahalı balıkçı arasındaki fark %10
civarı; bu iki. Güleryüz ve hizmet anlayışında daha iyiler. Ancak şunu da
belirteyim. Biz burada şımarığız. Gittiğimiz mekanlarda garsona işaret ettikten
30 saniye sonra hala gelmemişse söyleniriz. İstediğimiz bir şey eğer iki dakika
içinde gelmediyse kızarız, şikayet ederiz. Adalarda iş başka. Özellikle
ekonomik kriz sonrası işletmeler minimum insanla iş yapıyorlar. Gözlemlediğim
şu ki, hemen hepsi aile işletmesi. Bugüne kadar hiç bir adada yediğim hiç bir
restoran, şubesi olan isimler değildi. Yani hepsi yereldi ve sahipleri işin
başındaydı. Bazısı servis yapıyor, bazısı bizzat ocağın başında duruyor.
Eşleri, çocukları, yeğenleri onlarla birlikte çalışıyor. İki restoran hariç
birden fazla garson çalıştığını görmedim. Ama zehir gibiler. Evet bizden daha
geç servis geliyor ancak başladıktan sonrası gayet sistemli gidiyor. Burada iki dakika gecikti diye garsona laf edenler adalarda çıt çıkarmadan bekliyorlar. Çünkü böyle çalışılıyor. Beğenmiyorsan gitmezsin. Tamam,
beyaz örtülü masalar yok. Her adada o adanın haritasının basılı olduğu büyük
kağıt masa örtüleri var, iş bitince atılıyor, yeni gelene yeni kağıt örtü
açılıyor. Çatal, bıçaklar ekmek sepetinin içinde gelir. Siz masada
dağıtırsınız. Böyle olmayan bir iki mekana gittim. Hani beyaz örtülü, bir örnek
giyimli garsonların servis yaptığı mekanlar. Bizdeki gibi yani. Orada ödediğim
rakam ile diğerleri arasında fark sözü edilecek bir fark değildi. Demem o ki bir standart var ve o
standart bizdeki ortalamanın üstünde. Fiyatların bize göre daha makul olmasının
temel nedeni alkollü içeceklerin ucuzluğu. Bizi yöneten zihniyet vergi
artırdıkça alkol tüketiminin önüne geçeceğini sanacak kadar dünyadan habersiz.
Tüm dünya biliyor ki vergi artınca kaçak ve merdiven altı devreye girer.
Bodrum’da –sadece benim bildiğim- sekiz on kişi kendi rakısını kendi yapıyor
artık. Yunan adalarında 20’lik uzoya –markasına göre- 5 ila 8 EU arası para
ödüyorsunuz. En pahalısı 25 lira civarı. Ben çoğu seyahatimi tek başıma yaptım.
Ortaya küçük küçük meze tabaklarında servis yapma anlayışı olmadığından ve onların porsiyonları çok fazla
olduğundan aslında hep iki kişilik yedim. Ödediğim en fazla ücret 40 EU oldu.
Onda da ahtapot, istiridye, kalamar… her şey vardı. Bir 20’lik uzo üstüne bir
de duble içtim. Öyle ahtapotlar geldi ki sadece o porsiyona bizim Bodrum’da en
az 80-100 TL yazılır. Uzun lafın kısası, lezzetli yemeklere daha az para
ödüyorsunuz. Ama eğer içki içmiyorsanız, o zaman toplamda ödediğiniz buradan
çok farklı olmaz. Euro 2 TL civarındayken hayat çok daha ucuzdu. Eğer
hamburger, patates gibi şeyler yiyorsanız fiyat burayla aynı. Ama onları
yiyecekseniz niye gidiyorsunuz ki diye sorarlar adama…
![]() |
Bakın şu ahtapot 13 EU. Arkadaki 20'lik uzo da 6,5 EU. 3 EU da salataya verirsen, insan olan bununla doyar |
![]() |
Son gidişimde artık müşteri çok azalmıştı. Mihailidis çaldı, söyledi... Bakın burada var; https://youtu.be/Q1P0WdeVUwg |
Şu Dodekanisos dedikleri şirket mükemmel çalışıyor. Sayelerinde rötarsız, adalar arasında gidip geldim |
Uzo-rakı kardeşliği |
Kalymnos'un kayalık dağlarının en tepesine çıkınca yol bozuluyor artık. Bu kareyi geçen Aralık ayında çektim, yolu pek kullanan da kalmıyor zaten |
Bütün adalarda yol standartı bu. İki şerit ama çukursuz ve bakımlı |
Profesyonellik denilince aramızdaki fark
fena halde açılıyor. Yiyecek içecek sektöründeki en vasıfsız, mekan sahibinin
okul tatilinde çalıştırdığı yeğeni bile işini çok iyi yapıyor, çok da ciddiye
alıyor. Telendos’taki Mihailidis’in yeğeni –koşturmaktan hep terli olan velet-
bir ay arayla ikinci gidişimde tanıdı, Bodrumlu diye takıldı. Bu basit bir
örnek. Benzeri çok olay yaşadım. Kalymnos’taki Aegean’daki zayıf, uzunca boylu
garson ikinci gidişimde sormadan mavi etiketli Barbayanni getirdi mesela. Bu
arada biz Barbayanni diye okuyoruz ama Yunanca’daki telaffuzu “Varvayanni”
sanırım. Daha çok Kalymnos’a gittiğimden doğal olarak daha çok tanıdığım da
orada var. Son gidişimde limandaki kafenin sahibinden ilerideki ouzerinin
sahibine, Telendos ve Massouri’deki dört beş mekan sahibiyle, otel sahibiyle,
taksiciyle hoş geldin, beş gittin sohbetleri yapıyoruz artık. Size bir şey
söyliyeyim mi? İster daha önce gittiğiniz için tanıdık olsunlar, ister ilk kez
görmüş olsunlar bizden çok daha misafirperverler. Biz kendimizi kandırıyoruz. Yok
Türk misafirpervermiş falan. Büyük yalan. Daha Yunan adalarında elle veya sözle tacize uğramış, bikiniyle çarşıda gezen kadın turist görmedim, duymadım. Sizler de gitmiş olabilirsiniz veya
tanıdıklarınız gitmiştir. Duydunuz mu? Normal zamanda -misal- 10 lira verdiğiniz biraya
bayramda Bodrum’da 15 lira vermediniz mi? Niye? Çünkü esnaf ahlakı böyle bizde.
Misafirperverlik nerede?
Otellere gelince. Rodos’taki büyük
otelleri bilmiyorum, kalmadım. Çok iyileri varmış. Ama diğer küçük adalardaki otellerin neredeyse
tamamı bizdeki otellerden aşağı durumda. Yani binalar daha köhne. Bir çoğunda
duşakabin yerine hala eski duş perdesi var. Ama temizlik denilince laf yok. En
ucuz kaldığım otel, Tilos’ta denizin dibinde küçük bir oteldi, odası 38 EU idi.
Pırıl pırıldı. Her gün temizleniyor, oda toplanıyordu. En pahalısı da
Massouri’deydi ve evet çok daha konforluydu şu, bu ama temizlikte ikisi de
aynıydı. Adaların turistik olma düzeyine göre tesislerin kalitesi de fiyatları
da artıyor. Kişisel tercihim turistik olmayan, özellikle Türklerin gelmeyeceği
adalara gitmek olduğundan lüks otellerde kalmadım. Zaten derdim de o değil. Tam
tersine az odalı, sakin yerleri aradım, buldum. Bir keresinde Massouri’de, bir
nedenden dolayı her zaman kaldığım yerde değil de oranın ölçeğinde büyük bir
otelde konaklamak zorundaydım. Asansör falan vardı. Gerçi otel üç katlıydı ama büyüktü işte.
Orada elinde tabakla sabah kahvaltısı kuyruğuna girenleri görünce otelde
kahvaltı etmeden dışarı kaçmıştım. Sakinlik arıyorum. Aradığınız sakinlikse,
Türk ailelerin olduğu yerlere gitmeyeceksiniz. Bunca ada gezimde yaptığım
gözlemlerin hepsi aynıydı. Bir Türk ailesi bir otelin tüm müşterisine bedeldir.
Bizimkilerin çocukları ağlayarak bir şey ister. Bizim ebeveynler çocuklarına herkesin içinde bağırır, azarlar. Otel koridorunda bağırırlar sabah uyandırırlar.
Babası denizdeyken, sahilde oynayan çocuğuna bağırır, öyle yapma, öyle etme
der, sessiz sahilde oturanlar kitaplarından gözlerini ayırıp ona bakar. Baba
oralı olmaz. Özellikle bayramda gözüme kestirdiğim restoranlara girmeden önce
şöyle bir bakınıyordum. Bizden çocuklu aileler varsa ya en uzakta bir masa
arıyordum, yoksa girmeyip başka yere gidiyordum. Hoş, büyüklerin de havası
başka tuhaflıkta olabiliyor. Tilos küçük bir ada. Son bayram başlamadan oradaydım. Adanın
yaş ortalamasını düşürdüm diyeyim siz anlayın. Bayram başladı bizim ailelerden
düşen bir iki aile oldu. Şaştım, çünkü bilinen, turistik bir ada değil. Her
neyse, gece bir restoranın önünden geçiyordum, bizim memleketten bir kaç genç
çift yiyip içiyorlardı. Başka yerde yemiş dönüyordum, tekrar o mekanın önünden geçerken baktım, uzolar bitirilmiş, yüksek sesle abartılı kahkahalar, bağırarak “kanka” demeler. Yakası kalkık
tişört ve puro takıntımı bilenler vardır. Bu bir göstergedir, inanın bana. Her
puro içen öyledir demiyorum tabii ki. Ama genellikle puroyu bizde anlamadan
içerler. İstanbul’da görmüştür, çevresinde vardır, iş yerindeki direktörü
içiyordur -ki o da genel müdürden görmüştür- falan, o da alır. Akşam
yemeğinden sonra bir tane yakar. Anladığından değil, havasından. O
kendince bir statü sembolüdür. Zaten anlayanla anlamayanı siz de görünce biraz
ayırt ediyorsunuz. Her neyse, demem o ki, sessiz Tilos bile bayramda hafif
dalgalandı. Kos zaten Bodrum’un mahallesi sayılır. Son gün Halki’den Bodrum’a
dönebilmek için mecburen bir gece kaldığım Rodos’ta ise Yunanlıdan çok
bizimkiler vardı.
Bisiklet kullanan sayısı ve bisiklet yolu bir medeniyet ve belediyecilik kalitesi göstergesidir |
Yeme içme ve konaklama faslını
anlattıktan sonra işin başka bir boyutundan söz edip bitireyim. Biz Bodrum’da,
İstanbul, veya Ankara gibi büyük kentlerdeki İslamcı Akepe zihniyetinin
yansımalarını o kentlerdekiler kadar yoğun yaşamıyoruz. Ancak ülkenin içinde
bulunduğu kaotik ortamın, baskının, basın özgürlüğüne vurulan darbelerin,
adaletin nasıl manipüle edildiğinin izlerini -bu ülkede yaşayan biri olarak-
tabii ki hissediyorsunuz. Gazete almayalı, TV izlemeyeli üç yıl oldu. Ama
sosyal medyadan görüyorum. Her ne kadar bu konuların içine dalmamaya,
sinirlerinizi daha bozmamak için teflon gibi olmaya çalışıyor olsanız da bir biçimde
etkileniyorsunuz. Şu Bodrum’dan altı-yedi mil ötedeki Kos’a yanaşıp pasaporttan
geçtikten sonra aslında başka bir dünyaya geçiyorsunuz. İnsanların yüzü
gülüyor. Ekonomik sıkıntıları var ama hayata bağlılar. Hava farklı. Enerji başka. Her akşam restoranlar
dolu. Sadece turist ile değil, ada halkıyla da doluyor. Kücük adalarda, Lipsi’de,
Nisyros’ta her gece adalılar sokaklardalar. Kadınlı erkekli uzo masaları
kurulmuş içiyor, şarkı söylüyorlar. Hiç bir şey olmazsa sahilde –bir tür kordon
diyelim- yürüyorlar. Kafeleri dolduruyorlar. Kahkaha sesleri geliyor. Eskiden
bizde de öyleydi ama artık insanımızda neşe yok. Ekonomik sıkıntının üzerine
bir de olan bitenleri birlikte yaşıyoruz işte, yazmamın anlamı yok. Daha önce de
değindim, kısa geçeyim; hayata bakıştaki en büyük farkın temelinde din yatıyor.
Onların dini ile bizim milletin dini arasındaki temel fark, birinin bu dünyanın
geçici, asıl dünyanın öbür tarafta olduğunu söylemesi. Buna inanlar için bu
dünyada bir biçimde yaşayıp gideceksiniz. Sen öbür tarafı düşün diyor kitap. Evininin
dışını tuğla ile bırakabilirsin. Ne önemi var ki? Bahçene de bakmayabilirsin.
Ağaç mı? Boşversene, kes gitsin, apartman dikecekler. Deniz nedir ki? Otel
yapacaksın, para gelecek. Lağımını da gece bırak denize, rant gelecek yerden
deniz esirgenmez. Kos Belediye Başkanı geçen senelerde Turgutreis Belediyesi’ne
yalvardı, lağımları gece bırakıyorsunuz bizim sahiller kirleniyor diye. Böyle
rezil oluyorsun ama kime ne anlatacaksın? Yani kendimize ettiğimiz yetmiyormuş gibi komşulara da belayız. Bodrum yapılaşmanın bir kasabayı
nasıl bozduğunun tipik örneği. Artık doydu diyoruz hala inşaat yapılıyor.
Yetmedi, gözlerini Kisebükü’ne, Gökova koylarına diktiler. Oralara oteller
yapacaklar. Bodrum gibi, Datça, Marmaris gibi önemli beldelerin belediye
başkanlarını yerel halktan insanlara bırakmamak gerektiğini, on yıl önce
söyleselerdi kızardım. Sen kendini ne sanıyorsun derdim. Ama yaşadıkça gördüm
ki bırakmamak lazımmış. Vizyonu olan, Dünyayı bilen, şehirciliği bilen, zevki
olan, iyi danışmanlarla çalışan belediye başkanlarına ihtiyaç varmış. Bodrum için artık geç
kalındı. Burayı Cote d'Azur yapabileceğini sanan, bu saatten sonra, bu alt yapıyla bunun mümkün olabileceğini düşünen belediye var. Datça belki Bodrum’un bozuluşunu örnek alıp sıyırabilir. Ama asıl şu
yapılmalı; bütün sahil beldelerinin belediye başkanlarını karşı adalara götürüp
gezdirmeli. Göstermeli, bir miras nasıl korunur? Lipsi’de yeni yapılan ile eski
yapılan evlerin mimari üslubu aynı. Bodrum’daki gibi metal, cam küpeşte, granit
cephe görgüsüzlüğü yok. Size öyle örnekler gösterebilirim ki yapının Suadiye'de mi Bodrum'da mı olduğunu anlayamazsınız. Bir yerin kimliksizleştirilmesi tam da böyle bir şeydir. Nisyros’u öyle korumuşlar ki maket şehir gibi. Bakmaya
kıyamıyorsunuz. Yere bir kağıt parçası atmaya utanırsınız. Halkı en orta halli,
diğerlerine göre daha kalabalık olan Kalymnos bile üslubu olan bir ada. Hiç bir
müteahhitin aklına rüşvet verip koyu kapatmak gelmiyor demek ki. Yapmaya
kalkışsa halk karşı çıkar bundan eminim. Yasalar da izin vermiyordur.
Yunanistan rüşvetin, politikacıların para vurgununun bizden aşağı kalmadığı bir
ülkeydi. Dibe vurdular. Şimdi ahlaki olarak toparlanmaya başlamışlar ki bu çok önemli.
Biz tepeden başlayarak nasıl ahlaki erozyona uğramaktaysak onlar tersine
toparlıyorlar.
Şunun şurasında aramızda bazı adalarla
beş milden az mesafe var. Meis’te sabah öten horozun sesini duyarsınız Kaş’tan.
Ama Kaş nasıl bozulduysa Meis o kadar korunmuş. Eski fotoğraflara bakıyorum da
Bodrum ne kadar güzelmiş. Bizim başkan mealen şöyle bir laf etmişti; Eskiden
yollar çamurdu, lağım akardı, pislik vardı. Şimdi öyle değil. O günler kötüydü.
Şimdi gelişmiş Bodrum var. İşte vizyonsuzluk tam da böyle bir şey. Kimse yol
pis kalsın, çamur olsun demiyor. Onlar düzelsin ama planlı bir yapılaşma olsun.
Şiddetli yağışta evleri dükkanları sel basmasın. Evler düzgün olsun. Eski
yapılar korunsun. Yeni yapılar için yeni mahalleler ön görülsün. Bir kota
konulsun falan filan. Başkana sormak lazım, Bodrum şahane oldu da her çarşamba
gelen o üç direkli Club Med teknesi niye bu yaz Bodrum’u güzergahından çıkartıp
Kalymnos’u aldı? Evet ülkenin içinde bulunduğu terör vs. etkilidir mutlaka ama
Bodrum da bozulmasa belki yine gelirdi. Daha bugün barlar sokağında dükkanının
önündeki bir esnaf, yoldan geçen biçimli vücudu olan turist kıza laf attı. Hani misafirperverlik? Hani esnaf ahlakı?
Konu derin… Ben gözlemlerimi ve neden
oralara gitmeyi tercih ettiğimi yazdım. Bana itiraz edenler var, olabilir. Ama karşı argümanları sadece “bizim buraları oradan daha
güzel” demek olunca tartışmıyorum bile. Gerçekten de Bodrum’un bazı koyları oradan daha güzel ama
ya burada yan masanızda, milyon liralar telaffuz ederek yüksek sesle iş konuşan görgüsüzleri ne yapacaksın? Ben o insanları görmekten
kaçıyorum. Yalıkavak’ı eski marinanın olduğu hali ile seviyordum. Şimdiki
görgüsüz, içine tekne giren AVM haliyle değil. Yalıkavak’ta yemek yemez oldum
çünkü gelen kitle değişti. Yalıkavak’ın Leros’tan aşağı kalır tarafı yok ama
gel gelelim mesele sadece doğal güzellik değil. Insan faktörü, esnafın tavrı,
fiyatlar, standartlar meselesi. Mesela Gölköy, Telendos'tan güzel olabilir. Ama Telendos'ta mavi tahta masada yemek yemeyi, o samimiyeti arıyorum. Botokslu sarışın kadınları görmek istemiyorum. Mesele budur.
Niye ikide bir gidiyorsun sorusuna cevap
verebilmeye çalıştım. Ha unutmadan… En önemli konuyu atlıyordum. Ben Yunan
kültürünü, müziğini çok seviyorum. İyi bir Yunan müziği arşivim var. Yeni
bir merak değil, 1985 yılından beri dinliyorum, iyi bir dinleyiciyim, CD, mp3 topluyorum. Yazarlarını
tanımaya çalışıyorum. Bulduklarımı okumak istiyorum. On İki adaların tarihi
beni çok ilgilendiriyor. O konuya biraz kafa yoruyorum. Orada kendimi evimde
gibi hissediyorum. Etrafımda neşeli insanlar görünce ben de neşeleniyorum. Kalymnos’taki
cafeye girer girmez duble espresso ile soda getiriyorlar ya, bunu seviyorum.
Bir de kimsenin kimseyle derdi yok ya, onu seviyorum. Herkes kendi halinde. Ve
adalı olmanın getirdiği ağır akan hayatlarına bayılıyorum. Burada da hayatımız İstanbul'a göre ağır ama ada başka bir şey. Adalılık bambaşka bir konu.
Bir gün onu da yazarım.
Kışın fırsat buldukça, havalar izin
verdikçe, birer gecelik, ikişer gecelik kısa kaçamaklar yapmayı sürdürmek
istiyorum. Zaten bu coğrafyanın kışı başka oluyor. Geçen Aralık ayında Kalymnos’ta
geçirdiğim akşamı hala unutmuyorum.
Adalara devam… Yazarım yine.
Üzakta olsa, Hydra'yı tavsiye ediyorum.
YanıtlaSilElinize, gözünüze sağlık, çok önemli tespitler var. Ders çıkarması gerekenlerin de okumasını isterim.
YanıtlaSilYazılarınızı ilgi ile takip ediyorum, tavsiyelerinizi ve görüşlerinizi hafızama kazıyarak.
YanıtlaSilBu kadar övgü sonrası Yunan adalarına ziyarette bulunan bir arkadaşıma Barbayanni getirttim. Bakalım içimi ve tadı nasılmış ? :)
Birde bu yazınızda ilgimi çeken bölüm Yunan müziğine olan merak ve arşiviniz. Benim yıllardır bakınıp da cevap bulamadığım bir konu var. Birçok şarkı hit olduğu zaman çeşitli dillerde söyleniyor, peki birebir aynı şekilde bizim TSM şarkılarımızın Yunanca olanları var mı ? Varsa bildiğiniz bu tarz bir albüm var mı acaba ? Belki bunca zaman aradığım sorunun cevabı sizdedir...
Yıllardır kafamın içinde canlandırdığım hayatı yaşayan bir insanın yazılarını okumak çok keyifli, bende bir gün hayata geçiririm inşallah. Lütfen zaman buldukça bizleri yazılarınızdan mahrum etmeyin.
Saygılar, sevgiler...
Öncelikle teşekkür ederim. Günümüz TSM şarkılarının Yunanca söylendiğini hiç duymadım, görmedim, olduğunu da sanmıyorum. Ama bir dönem ortak yaşam alanımız olan Anadolu ve Ege'ye dair şarkıların Yunanca versiyonları var. İlk aklıma gelenler "Bekledim de gelmedin, Yedikule, Çadırımın Üstüne Şıp Dedi Damladı, Karabiberim" gibi şarkılar.
Silİlginiz ve cevabınız için teşekkür ederim Serdar abi...
SilBirkaç Yunan adası gezmiş biri olarak yazdığınız her cümleyi onaylayarak okudum. Sevgiler...
YanıtlaSilÖncelikle Yazınız cok guzel ve srükleyici olmuş her nekadar kımı yerlerde Türk tarafını asırı yerdıgınızı dusunsemde kesınlıkle dedıklerınıze katılıyorum vizyonumuzu ufkumuzu kesınlıkle genısletmemız lazım. aynı zamanda KKTC vatandası olsamda adaları gezme sansım hıc olmadı hep dırekten dondu yazınızı okuyunca tekrardan gırısımlere gırme ıstegı dogdu ısın aslı ınsalla bu yaz yapabılırım hayatınızda size iyi gezmeler. benim asıl merak ettigim bende genelde yalnız gezginim ama adalar bildigim kadari ıle bırazdaha kafa dınlemelık bı yer gece hayatı olmayan oturup ıckını ıcerken ıkı sohbet etmelık ole bı yerde tek basınıza sıkılmadınızmı yada yanınızda bırını aramadınızmı ?
YanıtlaSilİlginize teşekkür ederim. KKTC vatandaşları adalara gidemiyor diye biliyorum. Hatta TC pasaportu taşıyan bizlerde de KKTC girişi damgası varsa gidemiyorsunuz. O nedenle biz KKTC'ye giderken pasaportlara damga vurulmadı. Diğer konuya gelince; Yalnız olmaktan hiç sıkılmadığımdan benim için bir problem yok. Uyumlu arkadaş ya da arkadaşlarla da gittim ama çoğunluğunda yalnızdım.
SilSerdar Bey alkışlıyorum... (Gerçekten içimden geçeni yazıyorum.) Yukarıda paylaştığınız şu cümleleri, "İnsanların yüzü gülüyor. Ekonomik sıkıntıları var ama hayata bağlılar. Hava farklı. Enerji başka." kelimesi kelimesine herkese söylüyorum... Sıklıkla. Ama sadece bu kısmını biliyorum. Diğer yazdıkların da harika... Devam lütfen
YanıtlaSilSelamlar, adalarda yaşamanın maliyeti hakkında bilginiz var mı acaba? Mesela küçük bir ada da 3 aylığına ev kiralasam, ev kiraları, mutfak masrafları ne tutar gibi?
YanıtlaSilMerhaba. Bu konuda araştırma yapmadım, bilgim yok maalesef. Fakat şunu gözden kaçırmamak lazım, bir yıllık multi vize aldığınızı var sayalım. Maksimum 90 gün Yunanistan'da kalabilirsiniz. Yani mesela 90 günlük vize aldığınızda 90 gün kalamıyorsunuz, muhtemelen 20-25 gün kalabilirsiniz. Bu detay genellikle atlanıyor, belki biliyorsunuzdur ama uyarmak istedim.
YanıtlaSil