22 Ekim 2013 Salı

Bayramda Palamutbükü ve Selimiye

Bayram tatilini de bitirdik. Dokuz gün sonra bugün işe başladık ama tatilde çok iyiydik demekten kendimi alamıyorum. Bir kere Perşembe öğleden sonradan Cuma öğleden sonrasına kadar olan bölümü saymazsak hava mükemmeldi. Dokuz gün istediğin saatte yatıp istediğin saatte kalkmak da iyiydi.

Dokuz günün başından üç, sonundan üç gün Bodrum’daydım. Arada iki gün Palamutbükü, bir gün de Selimiye yaptık. Yani aslında önceki yazıda anlattığım yerleri bir daha gezdim. Bu seferin önemli farkı seyahatte yalnız olmamamdı. Üç gün çok eğlenceli, güzel yemeli içmeli, bol gezmeli, kahkahalı... özetle iyi bir tatil geçirdik.

Salı sabahı bayramın ilk günüydü. O sabah dokuzbuçuk feribotuna bindik ve Gökova’nın girişi olan Kerme Körfezini boydan boya geçip karşıdaki Körmen limanına yanaştığımızda saat onbirbuçuğa yaklaşıyordu. Dediğim gibi hava mükemmeldi. Tam beş hafta önce yine aynı saatte aynı yolculuğu yapmıştım, yine feribotun açık terasında oturmuş ve tek taraflı amele yanığı halinde inmiştim. Bu sefer Ekim ayının onbeşiydi ve hava daha serindi. Tabii yine yukarıda oturduk ve birbuçuk saat boyunca hem güneşten hem Ege’nin iyot kokusundan faydalandık.


Karşıda pus ardında Datça'nın Kocadağı seçiliyor
Öğlen olduğunda Palamutbükü’nde kalacağımız Mavi-Beyaz Oteli’ne vardık. Yolda her zaman durduğum noktalarda durmayı ihmal etmedim çünkü buralara ilk kez gelen misafirime rehberlikte kusur etmek istemedim. Bazen Datça gezilerimi benim hac gezim olduğunu düşünüyorum. Belli yerlerde durup her defasında aynı manzaradan yeni bir tad almak, belli mekanlarda yemek yemek, rakı içmek, belli yerlerden denize girmek benim için bir tür ibadet oldu.

Mavi-Beyaz oteldeki odaya yerleşip derhal kendimizi denize attık. Palamutbükü’nun ısıtan ama yakmayan Ekim ayı güneşi eşliğinde sahilde kitap okumanın tadını çıkardık. Tatillerimin vazgeçilmez ritüeli öğle birası ve kalamarı ihmal etmedik. Biralardan sonra hafif kestirme, tatillerin olmazsa olmazıdır, onu da es geçmedik. O akşam Mavi-Beyaz’ın terasında, denize karşı mehtap altında güzel mezelerden tattık, mükemmel bir kaya levreği yedik. Rakı mı sohbeti, sohbet mi rakıyı ateşledi bilmiyorum ama zamanın nasıl geçtiğini anlamadık.

En sevdiğim noktalardan biri... Mesudiye

Palamutbükü açıklarından Abramoviç geçti




Ertesi sabah hava raporundan bulutların geleceğini öğrenmiştik. Otelin sahibi Mehmet Bey de Tasos üzerindeki bulutları işaret etti. O akşama doğru kuvvetli lodos patlayacağı ve sıkı bir yağmur olacağı belliydi. Nitekim öyle de oldu. Akşam yemeğimizin yarısında şemsiye altına girdik, yağmur tıpır tıpır yağarken biz rakılarımızın son kadehini yudumluyorduk. Sonra beklenen fırtına patladı. Deniz kabardı, sesi odaya doldu. Sahili döven denizin sesiyle uyuma şansını yakaladık. Yağmur bu mevsim çok normal bir doğa olayı. Bana sorarsanız arada böyle yağmurlu bir gün olması iyidir de. Bir gün önce denize girdiğiniz yerin kış halini de görüyorsunuz. Üstelik yağmur Ege’ye çok yakışır. Öyle sinsi, toz gibi yağıp gözünüzün, kulağınızın içine dolmaz. Gümbür gümbür gelir, eser, gürler, şimşekler geceyi gün yapar, yıldırımlar düşer. Günlerce sürecek sanırsınız, ya ertesi sabah ya da o günün akşamına doğru bulutsuz durgun bir gökyüzünü görür şaşarsınız. Bu sefer de öyle oldu, ertesi akşama doğru Selimiye’ye vardığımızda gece mehtap seyrettik.

Palamutbükü her ne kadar bayram olsa da yaz gibi kalabalık değildi. İki gün iki gecemizi Palamut’ta geçirdik. Fırtınanın çıkmasına saatler kala küçük limana sığınan yelkenlileri izledik. Tesadüfen içlerinden birinden Gökşen Bey çıkmış, yolda karşılaştık. Gökşen Bey (Körezlioğlu) benim Bodrum’a taşınmamın önünü açan bir projenin yöneticisiydi. O projenin logosu ve broşürü için 2007 yılının Mart ayında Yalıkavak’a gelmiş ve vurulmuştum. Geliş o geliş... Sonrasını biliyorsunuz zaten, burada anlatıyorum. Kış Güneşi başlıklı o kısa yazıyı okumanızı isterim; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/ks-gunesi.html

Fırtına yaklaşırken limana sığınanlar
Masa hazır...
Mavi-Beyaz'da akşam yemeği saati



Tam ayrılırken denizin rengine bakıp hayran kaldım
Ertesi sabah fırtına nedeniyle içeride kahvaltımızı yaptıktan sonra Selimiye’ye doğru yola çıktık. Mavi-Beyaz’da iki güzel gün geçirdik. Bir daha söylemeden edemeyeceğim, Mavi-Beyaz’ın mezeleri ve kahvaltısı mükemmeldi.

Hava tam açmamıştı, o halde biraz Datça’nın içinde dolanalım oradan Eski Datça’ya geçeriz dedik ve sahil yolunu izleyerek Ovabükü, Hayıtbükü üzerinden Datça’ya geldik. Bu seyahatimde Fevzi’de rakı içecek zamanımız olmadığından öğlen yemeği hazırlığı yaparken Fevzi’ye kapıdan bir uğradık, sarıldık, bayramlaştık, yola devam ettik. Eski Datça’ya geldiğimizde şaşırdım çünkü burayı böyle kalabalık görmemiştim. İki tur otobüsü girişte park etmişti, onları görünce tahmin ettim. Ayrıca bizim gibi geçerken uğrayalım diyenlerin sayısı da hayli fazlaydı. Hangi mevsim olursa olsun benim arabayı bıraktığım bir yer vardır hep boş olur. Orası bile dolmuş, yol kenarında araçlar park etmiş, daracık sokaklarda insanları güruh halinde yürüyor görünce içimden “burayı da bitiriyor muyuz ne?” diye düşünmeden edemedim.


Ovabükü'ne yaklaşırken... Burnu dönünce de Hayıtbükü

Eski Datça'dan

Eski Datça'da yıkık halini bildiğim yapının son halini görünce şaşırdım 
Tabii ki yine aynı açı... solda Ege, sağda Akdeniz
Öğle yemeğini Hisarönü kavşağındaki Mavi Pide’ye ayırdık. Buradan geçiş saatimi genellikle öğle yemeğine denk getirmeye çalışıyorum çünkü bu coğrafyanın en iyi pidesini buranın yaptığını düşünüyorum. Yani en azından benim tattığım muhtelif pideciler içinde burayla yarışacak kalitede pideciye denk gelmedim. Bilenler bilir, közlenmiş patlıcan ve kaşarlı pidesiyle otlu ve peynirli pidesi çok farklı lezzettedir.

Öğle yemeğimizi böylece hallettikten sonra Selimiye’ye vardık. İki hafta önceden şerbetli olduğumdan yollara, arsalara park etmiş otomobil sayısına bu sefer şaşırmadım. Selimiye’ye gelişlerimde kaldığım dört tane otel vardı. Bunlardan ikisini ben eledim. Kalan ikisinde de bayramda bir gecelik yer yoktu. Bana bir gece için yer yok diyen Losta Beach otelinin önünden geçerken tümüyle dolu olmadığını gördüm. Bu bölgedeki işletmecilerin büyük bölümünde şöyle bir düşünce var; bayram dokuz gün, ortasından bir günlük yer isteyene vermiyeyim, oraya en azından bir haftalık müşteri bulurum. Ama bu kesin değil tabii. Nitekim Losta Beach bulamamış. Ben de daha önce kalmadığım, Badem Tatil Evleri adında, Selimiye girişindeki otelde yer buldum. Öncelikle şunu söyliyeyim, çok iyi bir otel olmuş. Küçük, sevimli, son derece bakımlı ve tertemiz, şahane manzaralı bir işletme. Benim için lüks kaçtığını belirteyim. Bunu eleştirmek için söylemiyorum, Selimiye gibi yerlerde daha basit yerlerde kalmayı tercih ediyorum. Hani yatakta üçerden altı yastık bulunan mekanlar bana fazla geliyor. Onları daha çok şehir hayatına uygun buluyorum. Fakat otelden çok memnun kaldığımı belirteyim. Gerçi bir akşam kaldık ama fikir sahibi oldum.


Otel odasından Selimiye'nin görünümü
Kaldığımız oda
Otelin bakımlı bahçesinin manzarası
Otele yerleşip biraz dinlendikten sonra akşam yürüyüşü ve akşam yemeği için Selimiye köyünün içine indik. Hava rüzgarlıydı ve cidden üşütüyordu. Selimiye gibi koy içinde koy olan bir yer için çok kuvvetli rüzgar vardı. Bayram akşamlarında yer bulamam diye Pazartesi gününden Aurora’yı aramış ve Perşembe akşamı için yer ayırtmıştım. Orada yiyelim istemiştim. Hava iyi olursa iskelede, olmazsa içeride yeriz diye düşünmüştüm. Aurora’nın içinde şöminesi olan küçük bir kış bahçesi vardır, sevimlidir. Ben Selimiye’de ya Sardunya’da yerim ya Aurora’da. O akşam da Aurora’da yiyebilseydik sanırım dördüncü gidişim olacaktı. İçeri girip işletmeciye rezervasyonum olduğunu söylediğimde yüzüme baktı ve “kiminle konuştunuz?” dedi. “Ne bileyim, ismini sormadım” dedim. Gayet gevşek ve umursamaz tavırla rezervasyonununuz gözükmüyor dedi. Şimdi şunu söyliyeyim benim kulaklarım hiç fena değildir. Geçmişte aldığım piano eğitiminin katkısı var mı bilmem ama duyduğum sesi, vurguyu, diksiyonu unutmam. Bodrum’dan aynı alan kodu olduğundan Bodrum’daki sabit hattımdan aradım ve uzun çaldıktan sonra sahibi olduğunu anladığım kişiyle konuştum, çünkü sesinden tanıdım. Gevşek, kelimeleri yaya yaya konuşan bu arkadaş uykulu muydu içkili miydi bilmiyorum ama not almamış ki ortada kaldık. Üstelik bana “burayı aradığınızdan emin misiniz?” gibi aptalca bir soru da sordu. Küstah tavırları daha da sinirimi bozmaya başladı ama gecenin tadını kaçırmadan oradan çıktık. Benim bildiğim rezervasyon yapılırken işletme sahibi arayanın telefonunu alır, tersini duymadım. Bunca yıldır Türkiye’de ve yurt dışında yüzlerce mekana yüzlerce rezervasyon yaptım, böylesi başıma gelmedi. Neyse ki Sardunya’nın üst katında son masayı bulduk, lezzetli mezeler ve mükemmel bir lagos ile geceyi bitirdik. Aurora hakkında artık hiç iyi bir şey düşünemiyorum. Önce işletme sahibinin işini ciddiye alan, iş ahlakı olan biri olması gerektiğine inandığımdan yemeklerinin iyiliği, kötülüğü ikinci planda kalıyor.

Ertesi sabah güneş açtığında Selimiye’den yola çıktık Söğüt’e geçtik. Fakat orada da kuvvetli rüzgar vardı ve sahilde kısa bir yürüyüş yapıp daha fazla üşümeden Bayır’a devam ettik. Bir kahve molası sonrası İçmeler yoluyla Marmaris’e orada da oyalanmadan doğru Akyaka’ya vardık. Tabii öğlen yemeğini Halil’in Yeri’nde yeme planı olduğundan tam karnımız acıktığında Halil’e varmış, dere kenarındaki masamıza oturmuştuk.



Bozburun'dan Söğüt'e giden arka yol
Söğüt'te adını sevdiğim tekne... Yaz Aşkı
Söğüt
Akyaka’dan bir saat kırkbeş dakika sonra ise Bodrum’a eve varmıştık. Bu gezdiğim yerleri çok seviyorum ama bir şey söyliyeyim mi, üç gün ayrı kalınca Bodrum’u özlüyorum. Çok başka bir duygu bu. Başka türlü bir sevgi.

Bu yazıda geçen yerler başta dediğim gibi bir önceki yazıda anlattığım yerlerle aynı olduğundan kısa kesiyorum. Bu coğrafya benim doğduğum coğrafya değil ama yaşamaktan mutlu olduğum coğrafya. Kendimi buraya ait hissediyorum. Burada yaşamak için elimden geleni yaptım. Bundan sonra da elimden geldiğince, olanaklarım elverdiğince tadını çıkarmak istiyorum. Bunu bazen tek başıma bazen de bu tatilde olduğu gibi yanımda eşlik eden sevdiklerimle yapabilmeyi arzu ediyorum. Bunca yıldır, buralarda gezerken, güzellikleri paylaşırken yanımda sevmediğim hiç kimse olmadı. İnsan paylaşacağı güzellikleri, değer verdikleri ile paylaşır zaten.

Söğüt
Köyün ana işi balcılık olursa vitrinde arıcı kıyafeti görmek şaşırtmıyor
Halil'in Yeri

Gelecek günlerde yine Bodrum ile, bu coğrafya ile ilgili sizlere anlatacaklarım olacak, yazacağım. Çektiğim karelere burada yer vereceğim. Her zaman güzellikleri, iyilikleri paylaşmak üzere...


5 yorum:

  1. Mükemmel ... ne deyebilirimki başka ... okurken bende gezmiş yemiş içmiş kadar oldum ve sabah işe başlarken iyi geldi:)

    YanıtlaSil
  2. Çok güzel anlatıyorsunuz,gitmeden yaşıyoruz.Kaleminize yüreğinize sağlık.

    YanıtlaSil
  3. Serdar Bey, bir süredir yazılarınızı takip ediyorum. Sizin yazılarınız sayesinde Ağustos sonunda Badem Tatil Evi'nde ve tam da sizin kaldığınız bahçe odasında kalırken üşenmeyip Datça'ya Fevzi'ye yemeğe gitmiştik. Yol biraz uzak olduğundan akşam yemeğine kalamamış, öğlende gitmiştik ve hatta Fevzi Bey'in oğlu bize kahvaltıya mı geldiğimizi sormuştu :) Neticede gerçekten anlattığınız kadar varmış deyip çıkmıştık oradan. Şimdi bu yazınızı okuyunca Selimiye'de geçirdiğimiz 1 haftayı gerçekten çok özledim.

    YanıtlaSil
  4. Auronun işletmecisi Adapazarlıydı,hala omu bilmiyorum ama bir günü bir gününe tutmaz,Bahçe apart vardır Sardunya ya komşu,yıllardır onlarda kalırız biz,Selimiye köylüsüdürler ve çok iyidirler,denize sıfır taş ev dışarı çıkınca on yirmi adımda deniz,tavsiye ederim...Deniz B.

    YanıtlaSil
  5. ya herşey güzelde sex yokmu abi !

    YanıtlaSil