Geçtiğimiz Perşembe
akşamı Yalıkavak’taki evi kapatıp Bodrum’daki eve geçtim. Bu benim için yaz
sezonunun resmen bittiği, kış sezonunun açıldığı anlamına geliyor. Yalıkavak
denizde yüzmelerle, Sait’te yenen balıklarla, içilen rakılarla, Gümüşlük
Limon’da batırılan güneşlerle sonlandı. Yalıkavak yürüyüşleri, bisikletle koyu
arşınlamalar, çarşıda esnafla sohbetler önümüzdeki yaza kadar bitti. Bu yıl 7
Temmuz günü Bodrum’daki evden Yalıkavak’a göçmüştüm. Dönüşüm de 6 Ekim günü
oldu. Tam üç ay Yalıkavak’ta geçti. Yalıkavak kuzeye baktığından sürekli
esintilidir ve bu da Bodrum yarımadası için inanılmaz bir nimettir. Bodrum’un
içi yanarken, gece klimasız uyunamazken Yalıkavak’ta gece cam açık yatmak
yeterlidir. Havanın hareket edecek halinin bile kalmadığı ağustos sıcaklarında
yedi sekiz gece klima açma ihtiyacı duyulur o kadar. Yalıkavak yaz için ideal
bir yerleşim yeri. Bodrum’a temelli taşınmama rağmen Yalıkavak’tan
vazgeçemedim. Yalıkavak'taki sezonun son günleri ile ilgili bir iki görüntüye aşağıda yer veriyorum.
 |
Yıllardır Yalıkavak'ta tıraş olduğum, köyün yerlisi Geriş'li Turgut usta |
 |
Yalıkavak'ta begonvillerin kapladığı otel |
 |
Sezon sonu geldi, tekneler çekiliyor
 |
Sait'te yenen "kılçık üstü" tabir edilen dülger |
 |
Erken batan güneş sonrası Yalıkavak sahili |
Bodrum içindeki eve geçtiğimin
akşamı, üç gününü benimle beraber Bodrum’da geçirmek üzere İstanbul’dan otuz
yıllık çok sevgili bir arkadaşım geldi. Haluk (Tuncay) ile hem gençliğimizde
Kalamış’ta aynı sokakta oturduk. Hem aynı yıllarda aynı hocalardan, aynı okulda
grafik eğitimi aldık. Hem üç yıl kadar aynı ajansta –o yıllarda yeni kurulan
Yorum’da- çalıştık. Hem de aynı okulda –Mimar Sinan grafik bölümünde- hocalık
yaptık. Sonra da ben Bodrum’a taşınana kadar neredeyse her Cuma akşamı diğer
arkadaşlar da olmak üzere toplanıp yedik, içtik. Yıllar sonra Haluk tek başına
bana Bodrum’a geldi ve iki kafadar gezdik, yedik, içtik, güldük. Bodrum’daki
kış sezonum da böylece başladı.
 |
Bodrum'a iner inmez ilk durak tabii ki Zazu oluyor. Fotoğraftakiler Zazu'yu işleten Memo ve Ahmet Kurşuncu kardeşler |
 |
Zazu'da akşam yemeği |
|
|
|
|
|
 |
Çarşıda dolaşırken otuz
yıl önce rahmetli Mehmet Sönmez için el yazımla yazdığım Bodrum ve
Halicarnassus yazısı ve Mehmet'in deseniyle yapılan tişört dün karşıma
çıktı |
Benim arkadaşlarım
içinde yemeğe muhallebiciye giden hiç yok. Yani bizim ekip yemeyi ve içmeyi
seven ekip. Böyle olunca, bu kadar eski bir dost gelince, mekan da Bodrum
olunca haliyle yenildi, içildi. İlk akşam Haluk havalimanından Bodrum’a gelir
gelmez doğru Deniz Feneri’ne gittik. Geçen haftaki son notlarımda Datça’ya
gittiğimiz yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/10/bodrumdan-datcaya-oradan-selimiyeye.html . Oraya her gidişimiz biraz da Fevzi’de Ege otları
eşliğinden rakı içmek içindir. İşte o Fevzi rövanş için Bodrum’a gelmişti.
Zazu’dan Ahmet de katılınca Deniz Feneri’nde ağır bir masa oldu. Gece Zazu ve
sonrasında Marina Kulüp’te İstanbul Gelişim’i dinleyerek bitti. İstanbul Gelişim,
yıllardır istikrarlı bir şekilde yazları Bodrum’daki Marina Kulüpte çalıyorlar.
Her yıl kadroda değişiklik oluyor ama Garo Mafyan ve Selçuk Başar iki ağır top
olarak sahnenin iki yanında başı tutuyorlar. Cd dinler gibi dinliyorsunuz. Hele
sezon sonuna doğru daha farklı, daha bizbize oluyoruz. Arada kulübün herşeyi
olan Barış da çıkıp profesyonel hareketlerle, Mel Brooks’un “New York, New
York” sahnesini hatırlatırcasına yılların sahne şarkıcılarına taş çıkartıyor. Aşağıda bununla ilgili minik bir video kaydını izlerseniz demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.
Cuma sabahı evde bahçede
yapılan kahvaltı sonrası ekim ayında Ege nasıl olur görmek lazım diye denize
gidildi. İstanbul’da yaşayanlar ekim ayı boyunca artık sonbahar havasına
girdiklerinden, kazaklar ortaya çıkarıldığından bizim burada denize girdiğimize
inanmakta zorlanıyorlar. Oysa deniz her zamankinden ılık olur. E ilkokul
bilgisi değil midir; denizler geç ısınır geç soğur. Yazları sıcak ve kurak,
kışları ılık ve yağışlıdır dedikleri yer de tam burası zaten.
Cuma akşamı yemeğe
Orfoz’a gittik. Orfoz Selçuk ve Güneş Bozçağa çiftinin yarattıkları, sadece
Ege’nin değil, tüm Akdeniz coğrafyasının en iyi deniz mahsülü yapan yerlerinden
biri olan Marmaris Bozburun’daki restoranlarıyla (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/01/orfoz.html
) aynı ismi taşıyan, oğulları Çağrı ve Çağlar’ın işlettiği Bodrum’daki
restoran. Halikarnas tarafında, Mavi’yi geçer geçmez soldaki otelin altında
dükkanı görürsünüz. Küçük, sevimli bir yerdir. İki kardeş babalarından
aldıkları feyz ile harika iş çıkarıyorlar. Kışın bir iki ay kapalılar. Hem dinleniyor hem kendilerini geliştiriyorlar. Şarap tadımına gidiyorlar, fuarları
izliyorlar filan. Orfoz bir balıkçı değil, deniz mahsülü yapan bir mekan. Yılan
füme, kidonya, fırında midye, kalamar, ahtapot, karides, istiridye, mavi yengeç
veya pavurya... bunlar menüden aklımda kalan deniz mahsülleri. Ha bir de
dikenli salyangoz vardı ki anlatılacak gibi bir lezzet değil. Fesleğenli,
zeytinyağlı şaheser soslu bir arkadaş. Orfoz gerçekten ağzının tadını bilenler
için Bodrum’a geldiklerinde uğranması gereken bir mekan. Dediğim gibi; bir
balıkçı meyhanesi bekleyenler için değil, deniz mahsülünü sevenler için... müzik filan yok. Ayin şeklinde yemek yeniyor, sohbet ediliyor.
|
 |
Orfoz'un müthiş lezzetlerinden yılan balığı füme, oklu salyangoz, hamsi, keçi pelniri ve deniz börülcesi |
 |
Orfoz'da ahtapot ızgara |
 |
Sanki gözlerini dikmiş bakıyor |
 |
Orfoz'da yemeğin sonu, kızılcık ve üzün |
Cumartesi sabahı Gümüşlük'teki Limon'a kahvaltıya gidildi. Limon ertesi gün sezonu kapatacağından heryer toplanmış, yağmur da yağdığından iki masa bırakmışlardı. O havada inanılmaz Limon kahvaltısı yaptık. Personelin çoğu evine dönmüş, sakin bir Limon sabahıydı. Bizden başka iki kişi daha vardı o kadar. Rıza Bey, Candan Hanım ve dünya sevimlisi Tuğba ile vedalaştık, nisan 2012'de buluşmak üzere sözleştik. Geçtiğimiz nisan ayında kahvaltıya gittiğimde o hafta açmışlardı. Rastlantı ya kapanışı da birlikte yaptık.
 |
Sezonu kapatmasına bir gün kala Limon'un sessiz ve mahzun barı |
 |
Kahvaltıya güneşli bir havada başladık... |
 |
Anlatılması mümkün olmayan Limon'un efsanevi kahvaltısı |
 |
... ve kahvaltının sonunda yağmur başladı |
Cumartesi akşamının
mekanı Gemibaşı’ydı. Burayla ilgili ayrı bir yazı yazmam gerekiyor. Gemibaşı,
adından anlaşıldığı gibi eskiden gemilerin bulunduğu bir alanın başıydı. Ne
kadar eski derseniz; aşağı yukarı 70’lerin başı diyebilirim. Ben üniversite
öğrencisiyken ilk kez Bodrum’a geldiğimde, Tepecik camiinden ileride bir dere
vardı. O dereyi geçince Gemibaşı meyhanesi gelirdi. Meyhaneden sonra ise
tersane vardı. O bölüm çamur bir alandı diye hatırlıyorum. Yani şimdi
marinanın olduğu yerde guletler karaya çekilir, bakım yapılır veya yeni
tirhandil, gulet yapımı sürerdi. Ne marina vardı ne o mağazalar. Gemibaşı da
kaptanların, gemi yapan ustaların rakı içip balık yediği bir mekandı. Biz o
tatilde dört kişi, yani dört üniversite öğrencisi Gemibaşı’nda yiyip içmiştik.
Harçlıkla gidebilmişiz. O dönemin belediye başkanı da orada içiyordu. Nasıl
olduysa laf lafı açtı, yan masa muhabbeti oldu. Bize dediği mealen şuydu;
“Bodrum’a paralı turist gelsin istiyoruz. Sizin gibi öğrenci kesiminin
gelebildiği yer gelişmez”. Yani açıkçası siz çulsuz gençler gidin, yerinize
turist ve zenginler gelsin demeye getirdi. Aradan 30 yıl geçti. Dediği oldu mu bilmem ama ben
yine geldim. Sahi o başkanın adını bulmam lazım. Sonra da hala yaşayıp
yaşamadığını öğrenmek istiyorum. Ha bu arada Gemibaşı yazın hem ceo’ların, holding
patronlarının geldiği, hem hala yerli kaptanların, yaşlı denizcilerin geldiği
bir yer. Ama en iyi hali şimdilerdeki hali. Yani kışı burada geçirenlerin ve
yerel halkın geldiği hal. Neredeyse her akşam meyhanenin önündeki büyük fıçıyı
masa olarak kullanıp yaslanarak içen belediye başkanı Kocadon’u, Kemal Reis’i,
diğerlerini görmek mümkün. Gemibaşı Bodrum’a mal olmuş yerlerden.
Pazar sabahı lodos
fırtınasına, gökgürültüsüne ve yağmura uyandık. Şiddetli yağmur Bodrum’da tam
anlamıyla kostümlü kış provası yaptı. Bugün de aynı hava sürüyor. Yarın açmaya
başlayacak. Perşembe günü pırıl pırıl güneş olacakmış. Daha kasım ayının
ortasına kadar denize girilir. Bu fırtına muhtemelen eskilerin göç kaçıran
dediği fırtınaydı. Yazlıkçılar bu havayı görünce artık kış geldi sanıp İstanbul’a,
Ankara’ya dönüyor. Yani buraya göç edenleri, burayı yeterince tanımayanları
kaçırdığı için bu isim verilmiş. Tabii asıl bu fırtınalardan sonra sarıyaz
başlıyor. Ki tadından yenmez. Kasım ortasına kadar sürer. E ondan sonra zaten
yaza na kalıyor ki?
yine güzel bir anlatım ve harika fotoğraflarla dolu bir paylaşıma ortak oldum:)
YanıtlaSilteşekkürler...
Arkadaşım yeni geldim bloguna.İstanbulda yaşayan ama 30 kusur senedir oraları gezen bencik koyunda yaşayan oralara aşık biriyim bu yaz resimlediğiniz bütün yerleri adım adım gezdim karşılaşmışta olabiliriz .Her gezdiğimde tekrar tekrar aşık oluyorum oralara.Mavi pidede tahinli yemişsinizdir inşallah.
YanıtlaSilÇILGIN MEVDOŞ