4 Ekim 2011 Salı

Bodrum’dan Datça’ya, oradan Selimiye’ye


Geçtiğimiz Cuma sabahı yine arabaya atlayıp 09:30 feribotuna binip Datça’ya geçtik. Bu seferin iki amacı vardı. Birincisi eylül ayının son günü ile ekim ayının ilk günlerinin sakinliğinde oraları bir daha turlamak. Ve tabii gastronomik haz.

Eylül ayı Bodrum’un ve Ege’nin tartışmasız en güzel ayı. Daha önce de söylemiştim; eskiden buralara sadece yazları gelirken bu lafı hep duyardım. Hatta “buranın bir de kışını görün” dediklerinde içimden “yok daha neler” derdim. İkisini de yaşayınca gördüm ki özellikle sarıyaz dönemi, yani tam içinde bulunduğumuz şu günler gerçekten inanılmaz. Sessiz, çıt çıkmıyor. Yerli veya yabancı turist yoğunluğu bitmiş oluyor. Bu coğrafyanın bu aylarda nasıl olduğunu bilenler kalıyor ve bilenler geliyor. Turist kalitesi de çok farkediyor. Daha zengin kesim geliyor. Tekneyle gelenlerin sayısı artıyor. Biliyor musunuz ki bir tekneyle gelen beş altı kişi, bir otobüs dolusu “herşey dahil”ciden daha çok para bırakır. Yediği restoranlar, içtiği içkiler ona göredir. Tekne bağlama ücretiyle, aldığı yakıtla, marinadan alışverişiyle seyahat ettiği belde ekonomisine katkı yapan turist tipidir. Bir de şu var, bu mevsimde gelenlerin çoğu işini oturtmuş kesim veya emekli kesimidir. Yani zengindir. Bu arada bu mevsimde buraya gelebilen emekli turistin cebine giren paranın en azından bizim yüksek memur düzeyinde olduğunu hatırlamak lazım.

Hayıtbükü ile öğlen bir bira iyi gidiyor
Hayıtbükü Ortam'ın balkonundan görüntü
Deniz ılık ve sakin
Bu mevsimde ısı, güneş çok yerinde. Bunaltmıyor. Akşamları denizden esen hafif rüzgarla tatlı bir serinlik oluyor. Gece sahilde şortla oturunca ilerleyen saatlerde hafif bir ürperti geliyor. Geceleri çok iyi uyunuyor. Ben hala Yalıkavak’taki evde cam açıkken sadece bir pikeyle yatıyorum mesela. Sabahları erken saatte yine hafif bir serinlik oluyor. Tabii Bodrum ölçülerinde bir serinlikten söz ediyorum. Bu sabah saat sekiz civarında 20 dereceydi. Öğlen 32 dereceyi buluyor. Geceleri yine 19-20 dereceye inebiliyor.

İşte bu havaları kaçırmayalım dedik ve Datça-Selimiye programını yaptık. Geçen sefer bizimle birlekte olan dostalırımız Ahmet ve Havva’nın yanı sıra bu seferimize İstanbul’dan arkadaşımız Nurtan da katıldı ve beşimiz feribota binip Datça’ya geçtik.

Datça’da ve Selimiye’de birer gece kalacağımız için ve seferimizin en önemli kısmı akşam yemekleri olduğu için de yemek yiyeceğimiz yerlere yakın yerlerde kalmalıydık. Yani araba kullanmadan yatağı bulacağımız mesafede kalmak kritik bir konu. Böyle olunca, aslında Datça’da mesela Hayıtbükü’nde veya eski Datça’da gecelemek varken, Fevzi’de yiyip içeceğimiz için Datça’nın içinde kaldık. Fevzi ile ilgili daha önce birkaç kez yazmıştım (http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/04/datcaya-ilk-gittigimde-galiba-2005-ylnn.html ve http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/07/yine-bodrumdan-datcaya-haftasonu.html adreslerinden bu yazıları ve fotoğrafları görebilirsiniz). Fevzi bir virtüöz. Her gittiğimde bu nasıl bir lezzettir diye hayrete düşüp bir süre hiç konuşmadan masayı izliyorum. Bu güne kadar kaç kere gittiğimi hatırlamıyorum ama tahminen 12-13 defa olmuştur. Fevzi beni olumsuz anlamda hiç şaşırtmadı. Olumlu anlamda ise çok şaşırttı. Özellikle deniz şakayığı başlı başına bir lezzet. Bu gidişimizde de 12 çeşit Ege otu bizi bekliyordu. İlaveten kurutulmuş ahtapot, domates soslu kalamar yahni, sübye güveç, deniz şakayığı... daha sayayım mı? Toplam 20’ye yakın lezzet tattık.

Deniz mahsüllü mezelerden
Önden gelen Ege otları, kırma zeytin
Mezeler gelince bir sessizlik yaşanıyor ve herkes mezelere odaklanıyor
Kendime otlardan yaptığım bir tabak



Domates soslu kalamar yahni
Tabii feribottan çıkıp hemen kapağı Fevzi’ye atmadık. Önce otele yerleşip sonra hem denize girmek hem de Ortam’da deniz mahsüllü börekler ve zeytinyağlılar için doğru Hayıtbükü’ne gidildi. Hayıtbükü ile Palamutbükü arasında seçim yapmak zor. Hayıtbükü çok küçük bir koy. Çok sevimli, denizi güzel. Tam bir köy. Birkaç pansiyon, bir kahve, bir iki restoranı ile bence Datça’nın en şirin köyü. Öte yandan Palamutbükü ise deniziyle hepsinden ayrılıyor. Böyle bir türkuaz deniz, böyle bir kumsal çok az bulunur. Mesela Patara’nın kumsalı çok meşhurdur ama denizi bence beş para etmez. Palamutbükü’nün denizi gerçekten çok farklı. Gel gelelim restoranları, motelleri, pansiyonları kötü, özensiz, pis. Palamutbükü Hayıtbükün’den çok daha büyük. En az on tane Hayıt eder. Ama bir tane bile Ortam ayarında restoranı yok. Bunu anlamak mümkün değil çünkü sonuçta hepsi Mesudiye’nin köylüsü, oranın insanı. Bir köydeki anlayışla diğeri nasıl bu kadar farklı olabilir. Araları hepi topu yedi sekiz kilometre filan. Geçen yıl açılan Mavi/Beyaz Palamutbükü’nün şerefini kurtardı gerçi. Datça ölçülerinde dıştan gördüğüm kadarıyla iyi bir otel olmuş. Yapı hemen diğerlerinden ayrılıyor. Öyle derme çatma değil. Datça ölçülerinde diye özellikle belirttim çünkü turizm ve turizm yatırımı konusunda Datça ile Bodrum’u kıyaslamak mümkün değil. Datça ile Bodrum’un yerleşik nüfusunu, gelen yazlıkçı nüfusunu ve turist sayısını kıyaslamak için şöyle bir bilgi vereyim; Datça’da bir adet MM Migros var. Bir Bim ve bir de Şok olduğunu biliyorum. Hepsi bu. Sadece bizim Yalıkavak’ta iki tane Migros, Carefour, Tansaş, Bim var. Aklımdan saydığım kadarıyla Bodrum yarımadasındaki Migros sayısı on veya onbir adet. Tansaş ve Carefour sayısını bilmiyorum ama tahminimce ikişer, üçer adet olmalı. Datça ulaşımı zor olduğu için çok gelişmemiş durumda. Aman böyle kalsın. Fakat yine de kötü kötü evler, apartmanlar dikerek görüntü kirliliği yaratılmış bile. Şimdilerde koruma çıkmış galiba. Tabii Datça’nın merkezi için iş işten geçmiş. Yine de önemli çünkü özellikle tam bir cennet olan Mesudiye bölgesi sıkı koruma altına alınmış durumda. Yani Palamutbükü, Ovabük ve Hayıtbükü için yerinde bir karar gibi görünüyor. Sadece taş ile yapılan iki katlı evlere izin veriliyor. Onlar da sahil kesiminde değil, dağlarda olmak kaydıyla.

Cumartesi günü Datça pazarı vardı. Oradan birkaç kareyi buraya alıyorum.







Atılan altı sıfırdan sonra kavramlar iyice karıştı. Aslında 50 kr demek istiyor ama 50 TL yazmış

Ortam iki kardeşin işlettiği bir pansiyon ve restoranken yeni ekledikleri dört oda ile sınıf atladılar. Denizin dibinde bir restoran. Yanında da odalar var. Yeni eklenenler sade ve kullanışlı. İki katlı ve istenirse dört kişi rahat kalabilir. Sabah uyanınca beş adım atıp denize kendinizi bırakıp yüzüp sonra kahvaltıya geçiyorsunuz. Ben o böreklerini ve zeytinyağlılarını gördükten sonra ne yapıp edip senede bir iki kere oraya gitmek için çaba gösteriyorum. Bu yıl ikinci kere gidebildim. Nedense Hayıtbükü bana Assos’un seksenli yıllardaki halini hatırlatıyor.

DM Residence ve begonvili
Datça’da tercihan DM Residence isimli yerde kalıyoruz. Adı sizi yanıltmasın öyle lüks bir yer değil. Çok düzgün, makul bir tesis. aslında apart demek daha doğru, dairelerin içlerinde mutfakları var. Sahipleri çok düzgün insanlar. Bir mali müşavir ve eşi. Datça’da zeytinlik de almışlar. Bir yandan bu aile ortamı oteli işletiyorlar, bir yandan da zeytincilik yapıyorlar. Kış başlayınca Kadıköy taraflarına, İstanbul’a geçiyorlar. Başta da söylediğim gibi burayı keşfetmemin nedeni Fevzi’ye olan mesafesiydi. Sonradan çok severek kaldık. Artık gide gele dost da olduk. Önünde havuzu olan, hafif rampada bir otel. Begonvili çok meşhur. Resimde görünce hak verirsiniz. Bir de kahvaltısı çok güzel. Özellikle kendi bahçelerindeki zeytinleri. Burada kalınca tabii havuza girmiyorsunuz, kahvaltıdan sonra doğru büklerden birine gidip denize giriyorsunuz.

Datça’da öğlen Hayıtbükü’nde yiyip, içip, denize girdikten sonra akşam Fevzi’de de yedikten sonra DM Residence’de kalıp sabah kahvaltıdan sonra eski Datça’ya geçtik. Eski Datça, mevcut Datça yerleşiminin biraz dışında, daha tepede bir yerleşim. Can Yücel’in yaşadığı ev burada. Eski Datça tamamen taş evlerden oluşan küçücük bir köy. Köy ölçeğine uygun küçücük camisi, kahvesi, bakkalı ile bir köy işte. Sonra Can Yücel ile birlikte dışarıdan gelenler başlamış. Popülerliği artmış. Neyse ki gördüğüm kadarıyla gelenler düzgün, okumuş insanlar. Öyle olması da normal çünkü deniz/güneş/kum üçlüsü burada yok. Bahçeler, zeytin ağaçları, dar taş sokaklar. Tam okuma, yazma, çalışma, üretme ortamı. Bir yoga pansiyonu bulunuyor. Ayrıca çok kişilikli birkaç pansiyonu ve küçük çaplı yiyecek mekanları var. Hediyelikçi, incikçi, boncukçu hepsi o kadar. Yazın en kalabalık halinde bile sakin bir yer. Gelenler kısa bir tur atıp, limonata, çay, kahve içip dönüyor. Yani geçerdikleri süre maksimum bir saat. Yollarda bağırıp çağırıp içki içip sarhoş olan İngiliz turist yok. İnsan köye girdikten en fazla beş dakika sonra “buraya yerleşmeliyim” duygusuna kapılıyor. Gerçekten çok kişilikli. Ben bile düşünmedim değil. Kışın Bodrum, yazın eski Datça fena fikir olmayabilir.

Eski Datça'dan
Eski Datça'dan
Kapılara böyle pet şişeler asılıyor. İnsanlar içlerine tükettikleri suyun, meşrubatın plastik kapaklarını atıyor. Bunlar toplanıp, ihtiyacı olan birine tekerlekli sandalye alınıyor. Muhtemelen İstanbul'da da vardır

Eski Datça’dan sonra Marmaris yoluna girip Orhaniye sapağındaki Mavi Pide’ye vardık. Beş kişi beş farklı pide söyleyip karıştırıp kapıştık. Ben hayatımda böyle bir pide yemediğimi herkese söylüyorum. Pideye merakım yok ama buradaki çok acayip birşey. Siz hiç közlenmiş patlıcan ve kuşbaşılı pide duymuş muydunuz? Giderseniz yiyip beni hatırlarsınız. Pideleri yiyip yola çıkıp, sapaktan 15-20 km sonra Selimiye’ye vardık. Selimiye’yi de daha önce yazmıştım; http://bodrumluhayat.blogspot.com/2011/03/selimiye.html Selimiye ile ilgili Sardunya balıkçısı merkezli anım her aklıma geldiğimde gülüyorum. Selimiye’nin doğal güzelliğini anlatmak zor. Görmek lazım. Zaten Marmaris’in kendisi değil ama Orhaniye, Hisarönü, Selimiye, Bozburun, Söğüt bölgesi çok güzel yerler. Tekne ile de tam gezilecek bölge. 

Adeta bir göl gibi Selimiye bölgesi
Aynı manzaranın ertesi günkü bulutlu versiyonu
Benim için hayatın anlamı budur işte


Bu bölgede mavi yolculuk yapanlar Selimiye’de Sardunya, Bozburun’da Orfoz’da yemek yemeden Simi’ye devam etmezler. Ben bu iki restoranı birçok kez –ama daha çok Orfoz’u- gri yolculuk ile ziyaret ettim. Bu sefer de Selimiye’de kaldığımızdan akşam yemeğini Sardunya’da yedik. Daha önce de kaldığımız Terrace de Selimiye’yi tercih ettik. Çünkü bu otel tepede ve esintilidir. Selimiye’nin sahili yazın adamı boğar. Hava hiç hareket etmez, öyle durur. Siz de rutubetten ve basık havadan hareketsiz kalırsınız. Tabii bu dediğim asıl ağustos ayı için geçerli. Ama yine de esintili olsun diye tepedeki oteli seçmiştim. Fakat sezon bittiği için otel neredeyse terk edilmiş gibiydi. Sadece bir personel var. Artık elde ne kaldıysa onları bitirmeye çabalıyorlarmış duygusu veren bir otel insana iyi gelmiyor. Bir daha aynı otele gider miyim bilmem.

Sardunya da sanki eski tadında değilmiş gibi geldi. Ya da o civarda özellikle Orfoz açıldıktan sonra bizim de gözümüz mü açıldı nedir, Sardunya biraz sıradan geldi. Yeni hiçbir şey yok. Bin senedir aynı mezeler. Ama hakkını yemek istemem, lagos buğulamayı çok iyi yaptılar.




Ertesi gün kahvaltı sonrası deniz kıyısındayken önce gökyüzünde beyaz ve iri bulutlar, dev pamuklar halinde birikmeye başladılar. Sonra safları sıklaştırdılar. Sonra grileşmeye başlayınca biz de iskeleden kalkıp dönüş yoluna geçtik. Tabii bu sefer öğlen nerede yiyeceğiz meselesi çıktı. Karar; Gökova Akyaka’da Halil’in Yeri. Burası Akyaka’nın içinden akan buz gibi derenin kıyısında bir balıkçıdır. Akyaka da dağ eteğinde, Sakar geçidinin dibinde ve tam Gökova’nın bitiminde olduğundan pek hava almaz. Sırtını yüksek dağa yaslayan ormanlık bir kasabadır ve hep rutubetlidir. İşte yaz sıcağında bu dere öyle bir serinletir ki. Kazlarıyla, ördekleriyle, sazlıklarıyla iyi gelir. Denize kavuştuğu yerde denizi buz gibi yapar. Neyse; Halil’in Yeri’nde de iri bir sinariti ortaya ızgara yaptılar. Gerçekten çok lezizdi. Pişirmesi de tam kıvamındaydı çünkü malum sinaritin eti biraz tıkızdır, iyi pişirilmezse hemen kurur, adamın boğazından aşağı inmez. Tabii balık gelen kadar yediklerimiz saymıyorum.

Sonuçta bu güzel sonbahar günlerinde Ege’nin iki güzel yerinde gezmek, yiyip, içmek ruha iyi geliyor. Hep diyorum ya, Bodrum’un bir iyi yanı da Ege’nin ortasında olması. Ege’nin en uzak köşesine arabayla en fazla 4-5 saatte ulaşılabiliyor. Hele benim tercih ettiğim güney Ege bölgesinin en ucuna 3,5 saatte varılıyor. Ayda bir haftasonu bu kaçamaklar Ege’nin tadına varmanın iyi bir yolu. Ege’de yaşamayı seçmek zor bir karar ama sonrasında Ege çok cömert davranıyor.

2 yorum:

  1. Yazılarınızı beğeniyle takip ediyorum.
    Fotoğraflar muhteşem. Ellerinize sağlık.

    YanıtlaSil
  2. bu yaz hem Selimiye'ye hem de Datça'ya gidiyoruz ve yazılarınız çok çok yardımcı oldu.. teşekkürler..

    YanıtlaSil